8 Nisan 2018 Pazar

Taşları Yemek Yasak

Taşları Yemek Yasak
Ormanın derinliklerinde yürümekte olan bir avcı ağaçlardan biri üzerinde bir levha görmüş. Levhanın üzerinde şu sözler yazılıymış: “Taşları Yemek Yasaktır !”
Bu alışılmadık uyarı karşısında avcı meraka kapılmış. Levhanın asılı olduğu ağacın önündeki ayak izlerini takip etmeye başlamış ve izlediği yol onu bir mağaraya götürmüş. Mağaranın ağzında bir derviş oturmaktaymış ve avcı yeterince yaklaştığında konuşmaya başlamış: -Zihnine takılan soruyu biliyorum. Şimdiye kadar taşları yemeyi yasaklayan bir uyarı levhası hiç görmedin, çünkü insanların taş yemeye zaten ihtiyaçları yok. İnsanları zaten yapmaya eğilimleri olmayan bir konuda uyarmak niye ? İnsanlar arasında taş yeme adeti yoktur, onlara yapmayacakları şeyi yapma demenin ne anlamı var ? Ancak şuna dikkat et: İnsanlar arasında adet haline gelmiş öyle davranışlar, öyle alışkanlıklar vardır ki, bunlar insan için tıpkı taş yemek gibidir. Eğer zararı bakımından düşünürsen taş yemekten daha çok zarar veren işlerdir bunlar. Bunlar taş yemek kadar budalaca, insanın öz niteliklerine yabancı tutum ve davranışlardır.
Eğer insanlar acınacak haldeyse,insanlar arasında zulüm,haksızlık,merhametsizlik,yozlaşma ve ihanet hüküm sürüyorsa bunun sebebi; insanların sanki yermişçesine yedikleri bunca nesneden, taş yemeye mümasil ( benzeyen) tavırlardan doğmaktadır. Senin levhayı gördüğün yerde bir pınar olmuş olsaydı ve ben oraya “Su Zehirlidir” yazsaydım sen bunu manalı bir söz sayacak, yerinde bir uyarı kabul edecektin. Büyük bir ihtimalle de benim ayak izlerimi takip edip buraya gelmeyecektin. Çünkü yasaklanan şey aklına uygun gelecekti. Gerçekte suyun zehirli olduğunu yazan insanın emrine uymuş olacaktın.
Kendi aklına uyduğunu sanarak benim keyfime uygun davranmış olacaktın. Ama orada taş yemeyi yasaklayan bir levha gördün ve acaba bunun hikmeti nedir diye kendine bir yol açtın. Ben de sana gerçekte insanların yaptıkları birçok işte taş yemeye benzer davranışlar gösterdiğini ve aslına bakılırsa taş yediklerini söyledim. Eğer söylediklerimi anladıysan aramızda hakikatin bir parçası tecelli etti. İşte Allah’ın insanlar için gönderdiği emir ve nehiyler (yasaklar) böyledir. İnsan ancak bu emir ve nehiylerle hakikatin nasıl tecelli edebileceğini öğrenebilir.
Eğer Allah’ın emrettiği ve yasakladığı şeylerle ilk karşılaşan insan bunu tabî karşılarsa, aklına uygun bulursa bu emir ve nehiylerden hiçbir şey öğrenemez. Ama bazı izleri takip edip bu emir ve nehiylerin nelere tekabül ettiğini öğrenebilirse hakikate varabilir.
İnsanın taş yemeye ihtiyacı yok diyorsun. Öyleyse şunu düşün: İnsanın ihtiyacı olandan fazlasını elinde tutması kendisi için taş gibidir. Bu yalnız mallar, servet, güç gibi nesnelerde geçerli değil. Merhamet, şefkat, tevazu gibi şeyler için de böyle. Bilgi için de böyle. Eğer herhangi bir şey insanların istifadesine açıksa ancak istifade edildiği kadar o “şey” olur. O şeyden istifade edilmezse artık o taştır ve gerçekten onu istifadeye konu etmeksizin kullananlar taş yemiş olurlar. Sana yaramıyorsa bırak başkasına yarasın. Sana yaramadığı halde sende olan hem senin hem başkasının aleyhinedir. Taşları yeme, taşları yemek yasak.
KAYNAKÇA: İsmet ÖZEL (Taşları yemek kitabından alıntılanmıştır)
EDİTÖR: Hayme ANA 

Kapsama Alanının İçinde

Kapsama Alanının İçinde 
İnsanları kitleler halinde öldüren, şehirleri baştan başa tarumar eden bombalar icat ettiler, yetmedi. Onları yakan, zehirleyen, dumanla boğan ve daha kim bilir neler yapan yeni bombalar icat ettiler. Aşağıda çoluk çocuk var demeden, hasta yaşlı var demeden, o ölüm kusan bombaları insafsızca, acımasızca, vahşice şehirlerin üstüne bıraktılar. Onların yüksek teknoloji dedikleri şeyin aslı böyle bir şeydi, araştırma ve geliştirme için en çok para ayırdıkları saha, sadece yok etmekle yetinmeyip işkence eden bu ölüm teknolojileriydi. Yaptılar, kullandılar, maşalarına kullandırdılar. Kıyameti çağıran bir vahşetin kravatlı, üniformalı, önlüklü imparatorluklarını kurdular. Bize mekteplerde hala ‘pozitif bilim’ diye öğrettikleri şeyden böyle bir canavarlaşma ahvali ürettiler. Bir taraftan bütün bunları yaparken, bir taraftan da küresel medyada boy gösterip; içinde ‘insanlık’, ‘özgürlük’, ‘demokrasi’, ‘uygar dünya’ gibi kelimelerin geçtiği o havalı nutuklarını atabiliyorlar hâlâ. Bize kalansa, bütün kazancı yine doğrudan onların ceplerine, banka hesaplarına giren kişi başına üç beş kelimelik sosyal medya isyanları…
Bize yürüyen merdivenler satıyorlar, kendi kendine park eden arabalar, çok fonksiyonlu mutfak robotları, binlerce tv kanalı, bir tıkla dünyanın her yerine ulaşabileceğimiz hızlı internet, hayatımızın her köşesine dal budak salan ne idüğü belirsiz yazılımlar, kendi kendimizin fotoğrafını çekebileceğimiz becerikli telefonlar, ıvır zıvır dokunmatik zamazingolar, beşi bir yerde tam mesai şarj cihazları, enerji sıkıntısını tarihe karıştıracak irili ufaklı nükleer santraller ve daha bir sürü şey…
Kızıyoruz bazı hallerine ama “Yapmış adamlar kardeşim!” deyip ucundan hayranlık beslemeyi de ihmal etmiyoruz. Hepimizi bir şeylere bağımlı kılıyor, oyalıyorlar. Vazgeçemediğimiz oyuncaklarla, konforla, kontrolümüze aldığımızı sandığımız üç beş megabaytlık dijital güçle meşgul ediyorlar zihinlerimizi. Parmak uçlarımızla kendimize dört başı mamur imparatorluklar kurduğumuzu zannediyoruz. Dün hiçbiri olmadığı halde bugün vazgeçmeyi artık aklımızdan bile geçiremeyeceğimiz zamane alışkanlıklarıyla uyuşuyor zihinlerimiz. Böyle aynılaştırıyorlar bizi, böyle anlamsız ataletlerle köleleştiriyorlar. Böyle uysallaştırıyor, kırıyor, tüketiyorlar dirençlerimizi.
Filanca fabrikasında mutfak robotunu üreten şirket, filanca fabrikasında üstümüze bomba yağdıran aşırı gelişkin uçağın motorunu üretiyor. Biz iyi teknoloji-kötü teknoloji diye aramızda geveleyip duruyoruz bunlar olurken. Aslında olan şu, iyi teknoloji kötü teknolojiyi finanse ediyor. Artık bulaşık makinesi olmadan olmaz, dijital fotoğraf makinesi olmadan olmaz, daha fazla enerji olmadan olmaz, daha yeni cep telefonu, tablet olmadan olmaz diyerek bir ekonomik güç pompalıyoruz Batı’ya. O da bu devasa güçle, bu kara düzenin devamı için her türlü itiraz ihtimalini yıkıp yok edecek zulüm cephaneliğini kuruyor.
Ne yapacağız peki? “Ne yapacaksak yaşama tarzımızı değiştirmeden olsun bu!” diyerek varabileceğimiz bir yer yok. O bombalar çocukların üstüne yağmaya, bizler de sosyal medyada isyan etmeye devam edeceğiz. Gerçekten değişmek gerekiyor, yaşama istikametimizi tamamen değiştirmemiz gerekiyor. Değişmeye tek tek değil, topluca karar vermemiz gerekiyor. Hakikatle her birimiz tek tek yeniden irtibata geçmeliyiz. Sözde değil, sözle değil, özle!
Birbirimizi yemekten vakit bulabilirsek tabii!
Ne diyor bakın Azerî âşık Elesger merhum: “Bu dünyanı men tecrübe eyledim/ Namerd körpü salsa onda ad olmaz/ Bir merd ile ağı yesen şirindi/ Yüz namerdle şeker yesen dad olmaz”.
KAYNAKÇA : Gökhan ÖZCAN 
EDİTÖR: Hayme ANA 

Hangi Gözün Gördüğüsün ?

 Hangi Gözün Gördüğüsün ?
Dünya’nın karşısına bırakılmışız. Bizi, karşısında oturduğumuz ile ne yaptığımız belirliyor. Dünya, karşısına bırakılanı ve orada öylece duranı kendine çağırır. Bir soru işareti olarak uyarır ve cezbedici yüzleriyle kendine çeker. Sorularıyla rahatsız eder, alımlı hazlarıyla da sarmalar. Evet, içine/karşısına oturtulduğumuz Dünya iki tarafıyla kesen kılıç gibi parlar. Kılıç ki, karşısında duranı tavır almaya zorlar; darbelerinden korunma, dahası onu devreden çıkarma… Dünya’ya maruz kalışta insan ne ettiğiyle ya “olur” veya olmadan ölür, heba eder kendini.
El değmemiş haliyle, yaratıldığı şekliyle insan için imkân veya ölüm yurdu olan Dünya insan eliyle başka bir hal de edinmiştir. O artık sadece kozmik ve ontolojik bir yer değil, insanın beşeriyetinden kök alan yönelimlerle kurgulanmış bir bağlamdır da. Şimdilerde Dünya,  daha çok arzu ve iktidar nesnesi bir şeydir. Önceki dünya dokunulabilir bir şey iken, yeni dünya algı üzerinde karşılanan bir kurgudur. Ve eski dünyadan yeni dünyaya geçmiş değiliz, eskiye yeni de eklenmiştir.
Eski ve yeni haliyle Dünya denen kılıç karşısında kesilmemek/yenilmemek için insana kim ne söyler, kim ne yapar? Kaba bir tasnifle bu hususta iki ‘göz’ var:  İnsanı Varlık’tan özerk/bağımsız/ayrı gören seküler göz ile onu Varlık/bütün içinde gören/okuyan kadim irfani göz… Seküler göz daha başta insanı elde var bir görür. Özerk ve bağımsız bir şey olan İnsan, kendisine karşı konumlanmış bir şey olan Varlık’ın hakkından gelebilmelidir. Bunun için Varlık’ın, düşmanın ne olduğu bilgisi önemlidir. Dolayısıyla insanın ne olduğundan çok, Varlık’ın ne olduğu sorusu önemlidir. Bundandır ki, eğitimin modern formu “niçin?” demez, “nasıl?” der. Ve bu formun koca külliyatı, insanın dışa doğru bakmasıyla oluşmuş, Varlık’ın keşfiyle sınırlı kalmıştır. Varlık’ın bilinmesi Varlık’a egemenlikle, onun insanın emrine (arzularına) verilmesiyle sonuçlanmıştır. Varlık insanı kesen kılıç olmaktan çıkmış ama bu sefer insanın kendisi kılıç kesilmiştir. İlk önce Varlık’ı kesip biçmiş, sonra arzu ve iktidar nesnesi olan yeni dünyada kendine rakip gördüğü hemcinsini kesmeye başlamıştır.
Tecrübe ve yaşanmışlık, kadim irfani gözün farkına ve ehemmiyetine işarettir. Yurduna uzaklıkta inşa edilerek hakikatine yabancılaştırılan İnsan ve bu insanın müdahalesiyle ruhu iğdiş edilmiş Varlık başka türlü bir göz olan irfandan geçmeyi bekliyor. Bu göz’ün gördüğü özetle şudur: Varlık/bütün, okuyucusu olan insanı bekleyen bir Kitap’tır. İnsan ise, biyolojik doğumla Varlık’a dâhil olan beşer’in kendine eğilmesi, kendini okuması ve tanımasıyla mümkündür. İnsan başta beşer olarak doğar, kendini tanımasıyla da İnsan olur. Ve beşer İnsan olduğunda Varlık okuyucusunu bulur, okuyucusunu bulmakla sayfalar açılır ve mana açığa çıkar.  Seküler gözün aksine irfani göz İnsan’a Varlık’ı değil, kendini önceler. Önce “kendine git!” der, “Kendini okur ve bilirsen, Varlık’ın hakikatine erebilirsin. Varlık’ın hakikatine erdiğinde haddini bilir, hududu aşmaz, Varlık’ta, yani bütünde yerine oturur, böylelikle adalet tecelli etmiş olur.” İrfani göz’den geçmiş beşer İnsan olur, İnsan ise kendini Varlık’tan gayrı görmez, kendini Varlık’ın küçülmüş hali Varlık’ı da büyük insan olarak telaki eder. Varlık içinde bir egemen olmak değil, Varlık’ın tümüyle birlikte uyum içinde yaşamak ister. Hemcinsi ve Varlık üzerinde egemenlik kurmaz, kendine egemen olmaya çalışır. Kendini inşa ederek, inşa içinde kendindeki büyük insanı doğurtarak Dünya karşısında kesilmek ve yenilmekten kurtulur. Edindiği kuşatıcı göz ile Dünya’ya baktığından, onun hem öldürücü kılıç hem de imkân olduğunu görmüştür. Dünya ise, kendini ikame etmiş İnsan’a kılıç olmaktan çıkmış, ona yukarıları gösteren rampa olmuştur.
İrfani gözün gösterdiği insan/insan-ı kâmil, tasavvuf mektebinde karşımıza çıkar. Bu mektebin pirleri, kılıca su verir gibi, karşılarına gelip oturan beşeri İnsan kıvamına getirirler. Pirlerin rehberliğinde beşerden İnsan olmaya yükselerek Dünya ile kesilmekten ve kesip duran bir şey olmaktan çıkılır.
KAYNAKÇA : Nihat DAĞLI 
EDİTÖR: Hayme ANA 

Bana Leyla’nı Söyle Sana Kim Olduğunu Söyleyeyim

 Bana Leyla’nı Söyle Sana Kim Olduğunu Söyleyeyim
Bir suret mi bir figür mü yoksa geçiş kapısı mı? Ayna olmak onun kaderi mi kendisi mi bunu tercih etti? Sevdi mi kendisi olarak sevildi mi yoksa ona sen bir imgesin mi dediler? Leyla imge ise aşk gerçekten var mıdır? Aşk kadınsa evlilik nasıl olabilir? Leyla’nın âşık olması mümkün mü? Mümkün değilse efsaneler nasıl var oldu?
Hemen hepimizin liseli yıllarına rastlar Leyla ile tanışmamız. Peki dünden bugüne dek adı dillerden düşmeyen hikâyelerden şiirlerden dizilerden eksik olmayan Leyla nasıl bir karaktere sahiptir?
Leyla’yı bizzat kendi dilinden duymaktan ziyade Mecnun’un ağıtlarından tanırız. Daha çok fiziksel özellikleri ile tanıtılır bize Leyla. O da kara saçlı kara gözlü kara benli olması dışında pek bir ipucu sunmaz bize.
Leyla bir insandan ziyade nesne gibidir. Aynalarda görülen suret, geçiş kapısı yani bir ara durak gibi. Geçmişte bu imge Yaratıcı’nın güzellik sıfatı için kullanılmıştır. Onu görenler önce kalbini kaptırır sonra kendini kaybeder ve sarhoşluk haline bürünür. Nihayetinde onun kaynağını bulur ve düzelir. Anlatılan destan her ne kadar iki insan arasında geçmiş gibi görünse de Leyla’nın bir suret gibi öte planda kalma sebebi aşkı ilahi boyuta dönüştürme maksadıdır. Leyla kendi dilinden birkaç gazel söylemenin ve Mecnun ile birkaç defa konuşmanın dışında destanda ön plana çıkarılmaz. Dünden bugüne ise bu imge kadını maşuk olarak çizme meyline dönüşür. Hikayenin tasavvufi boyutunu irdelemeyip mecazı esas olarak gören herkes iki insanın aşkında Mecnun’u şair, Leyla’yı maşuk beller. Kadınlar şiir yazamaz çünkü aşktır sözü de kaynağını bu hatalı kanıdan alır. Oysa bu destan iki insan arasındaki aşkı anlatmayı hedefleseydi Leyla’nın penceresinden aşkın tüm hallerini boyutlarını çizmek zorunda kalırdı. Destanlarda ilahi aşk Allah’ın kula aşkını çizmeyi tam olarak tahayyül edemeyeceğinden bir varlık olarak resmetme tercih edilmiştir.
Günümüzde ise ilahi olmayan ancak iki insan arasında efsanevi sayılabilecek aşk denemeleri yazılabiliyor. Buna yakın tarihten bir örnek vermek de mümkün. Yunus Emre Özsaray’ın ikinci öykü kitabında Leyla yalnızca sesi ile varlık gösteriyor. Bölünmüş anlarda pek çok kez Mecnun’u ve Leyla’yı karşımıza çıkaran Özsaray Mecnun’un tüm hislerini anlatırken Leyla hakkında oldukça ketum davranıyor. Öyle ki okurken Leyla’nın Mecnun’u sevip sevmediğini anlayamıyoruz. Kitap bittiğinde de aynı soru ile baş başa kalıyoruz. Öykülerden birinde naif bir ses olarak karşımıza çıkan Leyla bir başka öyküde darbe dönemi mağduru olarak anlatılıyor ancak orada da Leyla’yı değil onun bir benzerini belki bir arkadaşını görebiliyoruz.
Bu döngüyü bir dönem televizyon dizisi olan Leyla ile Mecnun’un Leyla’sının ölümü ardından karşılaşılan yeni Leyla’lara benzetebiliriz. Ancak orada da Mecnun her Leyla’ya aslında sen benim Leylam değilsin diyor ve soluğu ilk Leyla’nın mezarında alıyordu.
Leyla Batı edebiyatının sunduğu prensese karşılık tam olarak bir Doğu örneğidir. Prensesler genellikle kendilerini kurtarmayı bekleyen bir prens beklerken Leyla aşkına sadık ve genellikle ölüme kavuşan bir karakterdir. Yine de Leyla’nın his dünyasından tam olarak haberimizin olmadığını düşünüyorum. Belki bir gün bir yazar çıkar ve bize Leyla neler hissetmiş onun dilinden anlatıverir kim bilir. Bunun için de önce Leyla’yı tanımalı. Ne dersiniz çok mu geç kalındı ?
KAYNAKÇA : Hatice ÇAY 
EDİTÖR: Hayme ANA 

UYKU İMPARATORLUĞU

UYKU İMPARATORLUĞU


“Bilim beyefendi, kediler için bulamaçtır. Bakteri yetiştirmek biliniyor da çocuk yetiştirmek artık bilinmiyor. Atomlarla oynanıyor ama incelik artık bilinmiyor. Uzaya gidiliyor ancak denizler pis kokuyor, balıklar ölüyor. Açlıktan ölenlerin gıdasına harcanandan daha fazlası füze yakıtları için harcanıyor. Gerçek şu ki, çok şey bildikçe daha az yaşanıyor. Bilim, toplulukları aptallaştırmaktan ve gezenimizi her türlü rahatlığı bulunan karınca yuvasına çevirmekten başka bir işe yaramıyorsa, ben ne yapayım öyle bilimi? Aslan avlamaya, Papou’lar gibi her akşam yiyip içip eğlenmeye bakarım daha iyi. Teknik, insanları daha iyi yapmaz; olsa olsa kötülüğün gücünü on kat arttırır. On bin yıl önce çok öfkelenince kuşlara taş atan aynı hıyar, günümüzde insanla dolu bir uçağa füze savurabiliyor. İlerleme insanların yaptığı budalalığı azaltmaz, onu sadece daha tehlikeli yapar.”
Acele etmek yasaklanmalı, uymayan kovuşturulmalıdır. Çünkü acelecilik insanın ödünü patlatır. Kentte otomobillere paydos. Kötü sürücüleri maden ocağına sürmeli. Televizyon yayınları yasaklanmalı. İnsanların birbirlerini tanımaları için her akşam mahalle şenlikleri düzenlenmeli. Hayvanlar sokaklara salınsın… Deve kuşları, filler… Hayvanlar, insanların davranışlarını yumuşatırlar. İşi fazla olanların işini azaltıp, işi olmayanlara iş verelim. Küçük bir ücret karşılığında herkese bir çalgı öğrenmek şartı konsun. Takas yeniden uygulansın. Öğle uykusu zorunlu olsun. Herkese bir bahçe dağıtılsın. Av yasaklansın. Herkesin konuşabileceği tartışmalar yapılsın. Okulda matematiğin yerine çiçek yetiştirme okutulsun.
Siz ve sizin gibiler, insanları kafese tıkıyorsunuz ve kapalı kala kala kötüleştikleri zaman da kafesi hak ettikleri sonucunu çıkarıyorsunuz. İnsanlar budalaysalar, sürekli aptal yerine konulmalarındandır, kötü yürekliyseler sürekli sopa yemelerindendir, ikiyüzlüyseler çığırtkanlar, gözbağcılar ve falcılar tarafından sürekli aldatıldıklarındandır..
Kitap okumak yaşamaktan daha kolaydır. Kitabın üzerine eğilen insan için hiçbir tehlike yoktur, kraldır o. Ama haklı olan onlar. Yaşamın ne olduğunu uslarına getirmeden gülüyor, eğleniyor, yaşıyorlar.
Düşünceler cehennemdir. İnsan bulutların üstünde uçtuğunu sanır, sonra bir gün bir tırtıl gibi süründüğünün farkına varır. Ah! Sıradan insanlara, kendilerine soru sormamayı becerenlere öyle imreniyorum ki… Ben işerken bile kuşku duyuyorum.
KAYNAKÇA: Henri Frederic Blanc
EDİTÖR: Hayme ANA 

Yüzünüz kızarıyorsa hâlâ bir umut var demektir.

Yüzünüz kızarıyorsa hâlâ bir umut var demektir.
İnsan, mahcupken kırık iki bacağı üzerinde yürümek zorunda hissediyor kendini. Bu durumdayken müthiş bir acı hissediyor. Fiziksel acının da ötesinde bir acı bu. Çünkü insan, kalbinde çekingenlik hapsolmuşken, bazen konuşamaz olur. Derdini dile getiremez hale gelir, bu durum da yaşadığı ıstırabın baş döndürücü bir şekilde artmasına sebep olur. Ne hazindir ki bu hali sadece mahcubiyet duygusunu yaşayanlar hissedebilir. Dışardakiler bu durumdan habersizdir. Sizden kırık bacağınızla yürümenizi, hatta koşmanızı beklerler. Oysa siz, kendinizi paramparça hissedersiniz.
Mahcubiyet görmezden gelinir ve çoğunlukla da çiğnenir. Bu en çok da okul sıralarında başımıza gelir. Sorunun cevabını bilsek de sınıfta parmak kaldıramayan çocuklardık biz. Bilmek ve kendimizi anlatmak, çoğu zaman tuhaf bir mahcubiyet hissine sürükler insanı. Öğretmen sınıfta ismimizi söylediğinde yüzümüz kızarır, kalbimiz çarpmaya başlar, avuçlarımızın içi terler. Aslında böyle çocuklar, içlerine doğru büyürler. Mahcup insanların iç dünyası ile yaşadıkları dünya birbirinden çok farklıdır. Dış dünyada onları bekleyen birçok tehlike bulunur. Bunlardan en büyüğü de sürekli göz önünde bulunma zorunluluğu.
İnsan kendinden nereye kadar kaçabilir?
İnsan yalnızca başkasına karşı yaptığı kötülük yüzünden suçlu değildir, kendisine karşı işlediği suçtan ötürü de suçludur. Bu yüzden, yalnızken bile kendine karşı mahcup olabilen insan, gerçek masumiyet timsalidir. Kendini yargılayabilen insan başkasına kötülük yapmaktan kaçınır. Çünkü en büyük mahkeme insanın kendi vicdanıdır. Hem hâkim hem sanık olduğun o müthiş mahkeme.
Suçluluk hissi insanoğlunun en temel duygularından birisidir. Kierkegaard ve Heidegger’e göre suçlu olmak aynı zamanda sorumlu olmak anlamını da taşır. Gerçekte de öyle değil midir? Şimdilerde insanlar, suçunu kabule yanaşmıyor; dolayısıyla kimse mahcup olmuyor veya olmak istemiyor.
İnsan, yolunu kaybettiğini nasıl fark eder? Kendini suçlu hissetmeye başladığında ve bilincin çağrısıyla. “Varoluşsal suçluluğun” olumlu yapıcı bir gücü vardır. Gerektiği zaman kendini kınamak ve suçluluğun farkında olmak sıkıntıyı hafifletir. Çünkü insanın sıkıntıda olduğunu bilmemesi daha derin bir sıkıntı şeklidir. İnsan nasıl olur da gaflet içinde olduğunu bilmez. Her şeyin farkında olduğunu zanneden insan ne büyük bir yanılgı içindedir.
İnsan, kendine ancak utanma duygusuyla çeki düzen verebilir. Mahcubiyet, ruhun uysal bir yarasıdır. Bu yaranın insana verdiği yalnızlığa saygı duyulmalı ve onun sahip olduğu o his korunmalıdır. Mahcup insanlar kalabalığın ortasına atılmamalıdır. Çünkü onlar çekingen olur; çekingenlik de insanı gizlenmeye iter. Mahcup insanlar, başkalarının bakışları üzerlerinde olsun istemezler. Bir köşede yalnız oturmak onlara yeter de artar bile. Mahcubiyetin derin sessizliğini hisseden insanlar kimseyi mahcup etmek istemezler. Onlar, taltif edilmekten ziyade unutulmayı daha çok arzu ederler. Belki de mahcup insanlar, gerçek varlıklarını bu unutuluşa borçludur. Ancak başkalarının kederleriyle özdeşleşmeye ve onları dinlemeye açık olabilen insanlar mahcubiyet hissini taşırlar. Bunun dışındakilerin yaptıkları istemem yan cebime koy demekten başka bir şey değildir. Yerli yerinde olmayan ve abartılı mütevazılık kibirden ileri gelir.
Niçin siyasetçiler pek mahcup olmaz? Çünkü onları ne başarıları ne de hezimetleri mahcup eder. Ne yaşarlarsa yaşasınlar her zaman hayatlarına kaldıkları yerden devam edebilirler.
Mahcubiyet tedavi edilmesi gereken bir hastalık mıdır?
Birçoğumuz karşı cinsten biriyle konuşurken mahcup oluruz. Son zamanlarda bu durumun ne kadar değiştiğini fark edebiliyoruz. Utangaçlık azaldıkça âşıkla maşuk arasındaki fiziksel mesafenin kısaldığını ama duygusal bağın pamuk ipliğine tutunduğunu görmüyor muyuz? Biri gözünüzün içine baktığında gözlerinizi kaçırıyorsanız doğru yöndesiniz demektir. Marifet iltifata tabidir elbette ama taltif edilmekten hoşlanmayan insanlar da vardır. Onlar, kimsenin gözünü dikmediği makamlarda olmayı, kimsenin hedefinde olmayan mütevazı başarılara sahip olmayı daha insani bulurlar.
Bir grup insan size “iyi ki doğdun” şarkısını söylediğinde, müthiş bir mahcubiyet duygusunun içine düşersiniz. Bütün ilgiler sizin üzerinizdedir, hediyeler alıyorsunuzdur. İnsanlar, doğum günü kutlaması hazırlayarak eğlenmek için sizi bir süreliğine kiralamış gibi davranırlar. Gün aslında size aittir ama kendinizi başkalarının isteklerini yerine getirmek zorunda hissedersiniz. “Herkesin ilgisi bana yönelik olduğunda çok mahcup duruma düşüyorum.” diyen insanın samimiyetini çok sahicidir. Çünkü gerçek mahcubiyet sahibi insanlar sıklıkla “yanlış bir şey yapıyorum” hissiyle yaşar. Bu duygu onların peşini asla bırakmaz. Utangaçlık ve yüz kızarması, psikiyatri bilimince olumsuz bir durum olarak algılanır ve tedavi edilmesi gereken bir hastalık olarak tanımlanır. Hayatı ciddi anlamda sınırlayan aşırı utangaçlık, üstesinden gelinmesi gereken olumsuz bir davranıştır. Lakin insanların mahcubiyeti ellerinden kayıp giderse, ortalık fütursuz insanlar tarafından işgal edilecek ve her yerde mantar gibi türemeye devam edecekler. Asıl korkumuz budur.
KAYNAKÇA : İbrahim Varelci ( İzdiham)
EDİTÖR: Hayme ANA 

Çocuklara felsefe öğretmek ne işe yarar ?

Çocuklara felsefe öğretmek ne işe yarar ?
Okullar fen, teknoloji ve matematik gibi alanlardaki başarısızlıklarından dolayı amanvermez bir baskıyla karşı karşıyalar. Bazı okullar ise felsefe ile ilgilenmeye başladı.
İngiltere’de 9 ve 10 yaşlarındaki çocukların bazıları haftada bir kez olmak üzere, bir yıl boyunca felsefe dersine katıldı. Yapılan geniş çaplı bir araştırmaya göre; felsefe dersine katılan çocukların matematik ve okuma-yazma becerileri önemli ölçüde gelişti, özellikle dezavantajlı çocuklar en büyük kazanımı elde etti.
İngiltere genelinde 48 okulda, 3.000’den fazla çocuk; hakikat, adalet, dostluk ve bilgi gibi kavramlar hakkında haftalık tartışmalara katıldı. Zamanla soru üretme, soru sorma, başkalarının düşünceleri ve fikirleri üzerinden düşünme becerileri gelişti.
Bu dersi alan çocukların matematik ve okuma seviyeleri, iki ay boyunca ekstra ders almış kadar yükseldi. Aslında dersin matematik ve okuma-yazma seviyelerini arttırmak gibi bir amacı olmamasına rağmen gerçekleşen bu oldu. Dezavantajlı kesimlerden gelen çocukların performansında da büyük bir sıçrama görüldü; okuma becerileri dört ayda, matematik üç ayda ve yazma becerileri de iki ayda gelişti. Öğretmenler ayrıca öğrencilerin, kendine güven duyma ve diğer insanları dinleme yeteneği üzerinde de olumlu etkilerin olduğunu bildirdi. Bu çalışma Education Endowment Foundation (EEF, Eğitim ve Bağış Vakfı) tarafından yürütüldü. Kar amacı gütmeyen bu grubun amacı, ailelerin gelir düzeyine bağlı olarak öğrenciler arasındaki eğitim düzeyi farkını kapatmaktı. EEF, felsefenin etkisini randomize kontrollü çalışmalarla, tıpkı ilaçların test edilmesi gibi test etti.
22 okul kontrol grubu oldu, aynı yaş grubundaki diğer öğrenciler başka dersleri alırken 26 öğrenci felsefe dersini aldı (haftada bir kez olmak üzere ve 40 dakika). Araştırmacılar okul kalitesini de kontrol etmeye çalıştı; öğrencilerin en azından dörtte biri ücretsiz öğle yemeği yedi ve çoğunda vasatın altında olan öğrenci sayısı fazlaydı. Dersler bittikten uzun zaman sonra bile deney grubunun, kontrol grubunun önüne geçmesiyle felsefenin yararlı etkileri iki yıl sürmüş oldu. EEF’in başkanı Kevan Collins şöyle diyor: “Onlara kendi kendilerine düşünme ve ifade etmenin yolları öğretildi.”, “Daha mantıklı ve biribiri ile bağlantılı fikirleri düşünmeye başladılar.”
İngiltere çocuklara felsefe öğretilmesi deneyinde bir ilk değildir. EEF’in kullandığı program P4C’dir (Çocuklar İçin Felsefe) ve New Jersey’de profesör olan Matthew Lippman tarafından 1970’lerde felsefi diyaloglarla düşünme becerilerini öğretmek üzere tasarlanmıştır. 1992 yılında, the Society for the Advancement of Philosophical Enquiry and Reflection in Education (SAPERE, Felsefi Sorgulamanın Gelişimi ve Eğitimdeki Yansıması Derneği) İngiltere’de aynı çalışmayı uygulamak üzere kurulmuştur. P4C, 60 ülkede okullar tarafından kabul edilmiştir.
SAPERE, programında Platon ve Kant metinlerini okutmaya odaklanmaz. Daha çok öykü, şiir, felsefi konular ya da felsefe hakkında tartışmalar yapmaya yönelten film kliplerini kullanır. Amaç; çocukların soru oluşturma ve soru sorma becerilerini geliştirmek, yapıcı konuşmaya girişmelerini ve argümanlar üretmelerini sağlamaktır.
Collins, en son kanıtlarla birlikte okul müdürlerini ikna etmeyi umuyor ve İngiltere’nin felsefe için bütçe yaratabileceğini düşünüyor. Programın her öğrenci için maliyeti £16 ($23). Collins, Quartz’a bu gibi programların “dezavantajlı çocukları aşağı doğru çekmek değil, yukarı doğru itmek,” olduğunu söyledi ve devam etti: “Bu indirgemeci ve dar bir müfredat değil aksine yayılmacı ve geniş bir müfredattır.”
EEF’e göre, İngiltere’de 15 yaşındaki öğrencilerin % 63’ü, dezavantajlı öğrencilerin % 37’si ile karşılaştırıldığında sınavlarda daha iyi sonuçlar elde ediyor. Araştırmacı grup, kanıtlara dayalı araştırma ve randomize kontrollü çalışmalar kullanılarak, okullardaki eşitsizliği gidermek için etkili politikalar uygulanmasını umuyor.
Sokrates’in dediği gibi: “Bildiğim tek şey hiçbir şey bilmediğimdir.” Bazı öğretmenler eğitim farklılıklarını kapatabilmek için felsefenin önemli bir rolü olduğuna inanıyor.
KAYNAKÇA: QUARTZ 
ÇEVİRİ: Meltem Çetin Sever
EDİTÖR: Hayme ANA 

MÜHÜRLENMİŞ ZAMAN

MÜHÜRLENMİŞ ZAMAN


İmge, hakikatin suretidir.
Körlüğümüzden aman bulup ufacık bir parıltısını yakalayabildiğimiz hakikatin sureti…
Zaman geri getirilemez derler, doğrudur. Şimdiki zamanın her an geçip giden bir anın geçici olmayan gerçekliği bulunduğuna göre geçmiş ne demek oluyor ki? Geçmiş bir bakıma içinde bulunulan “an”dan daha gerçektir, en azından daha çok dayanıklı, çok daha süreklidir. Şimdiki zaman parmakların arasından kaybolur. Şimdiki zamanın içinde, yakın gelecekte meydana gelecek, önüne geçilmez bir felaketin bütün ön koşulları mevcuttur.
Düşüncelerin oluşumu ve gelişimi belli yasaları izler. Ve bunu ifade edebilmek için de mantıklı ve spekülatif yapılardan farklılığını açıkça gösteren biçimler gerekir. Kanımca, şiirsel mantık, hem düşünce geliştirmenin yasalarına hem de genel olarak yaşamın yasalarına klasik dramatürjinin mantığından çok daha yakındır. Fakat klasik dram, yıllardır, dramatik çatışmaları ifade edebilmenin yegâne örneği olarak gösterilmiştir.
Karmaşık bir düşünce ve şiirsel bir dünya görüşü, asla, ne pahasına olursa olsun fazla açık, herkesçe bilinen olgular çerçevesine sıkıştırılmamalıdır. Genelde anılar çok değerlidir. Bu yüzden olsa gerek, insan her zaman onları şiirsel renklerle süsler. Genelde, anıların somut kaynağıyla yeniden karşılaşma, bu anıların şiirsel niteliğini zedeler. Ben, bundan son derece ilginç bir film için oldukça orjinal bir ilke çıkartılabileceğine inanıyorum. Olayların mantığı, kahramanın eylem ve davranış tarzı görünürde bozulur; sonra da bundan kahramanın düşünceleri, anıları ve düşleriyle ilgili bir öykü çıkartılır. Kahramanın hiç, daha doğrusu geleneksel dramatürjiden alışıldığı şekliyle ortaya çıkmadığı durumlarda bile bu, olağanüstü bir etki yaratmamıza, oldukça özgün bir karakter geliştirmemize, bu kahramanın iç dünyasını gözler önüne sermemize yarayabilir. Kahramanın kendisi hiç ortalıkta görünmez. Ancak onun neyi nasıl düşündüğü konusunda çok açık, sınırları belli bir fikir edinmemizi sağlar. Ayna işte bu ilkeden hareket edecektir.
İnsan hayatının öyle yönleri vardır ki, bunlar ancak şiirsel araçların yardımıyla oldukları gibi yansıtılabilir. Buna rağmen film yönetmenleri sık sık şiirsel mantığın yerine kaba bir tutuculukla teknik yöntemleri kullanmakta ısrar ediyorlar. Bu filmlerde rüyalar somut bir yaşam fenomeninden modası geçmiş film hileleri karmaşasına dönüşüyor.
Güzel gerçeğin peşinden koşmayanlardan kendini gizler. Sanatın anlamı ve varlık nedeni hakkında düşünmeye yanaşmadan onu ele alıp değerlendirmeye kalkanların ruhsuzluğu ne yazık ki, sık sık, kaba bir şekilde basite indirgenmiş birtakım sözlere neden olur: “Bunu hiç beğenmedim!”, “Hiç de ilginç değil!” Bunlar çok iddialı savlar, ama ne yazık ki gökkuşağını tanımlamaya çalışan doğuştan kör bir adamın savlarından hiç farkı yok! Bu kör insan, bir sanatçının edindiği deneyimlerden doğan gerçeği başkalarına açıklayabilmek uğruna çektiği acılara karşı tamamen duyarsızdır.
Yaşam, varolmak için kendine koyduğu hedeflere uygun bir ruh geliştirmesi için insana tanınmış bir süreden başka bir şey değildir ve insan gelişimi gerçekleştirmek zorundadır.
Perdeye yansıyan “rüyanın öyküsü” hayatın görünür, doğal biçimlerinden oluşturulmalıdır. Ama bazen bu öykü şu şekilde de yansıtılabiliyor: Ağır çekim ya da sis bulutu yardıma çağrılıyor, modası geçmiş yöntemlere başvurulabiliyor ya da uygun bir gürültü yapılıyor. Ve bu konuda artık eğitilmiş seyirci de hemen beklenen tepkiyi gösteriyor: “Evet, bak şimdi hatırlamaya başladı!” “Kadın bunu rüyasında görüyor demek!” ne var ki bu tür esrarengiz görünüşlü betimlemelerle rüyanın ya da anıların filmsel bir etkisini yaratmak mümkün değil.
Kurgu sinemasını ve ilkelerini reddetmemin nedeni, filmin beyaz perdenin sınırlarını aşarak genişlemesine izin vermemesi, yani seyircinin perdede gördüklerini kendi deneyimleriyle bağdaştırmasına olanak tanımamasıdır. Kurgu sineması, seyircisini bulmacalarla karşı karşıya getirir, simgeler çözdürür ve alegoriden zevk almasını bekler, seyircinin entelektüel deneyimine seslenir. Ancak bu tür bulmacaların her birinin eksiksiz bir biçimde formüle edilmiş sözel çözümleri vardır.
Bu nedenle benim mesleki görevim özgün, bireysel bir zaman akışı yaratmak, içimde varolan dalgın, hayallere kapılmışlık ritminden taşan, coşan, hareket ritimlerine kadar uzanan tüm özgün zaman duygumu yansıtmaktır.
İnsanlar Ayna’yı gördükten sonra onları bu filmin ardında başka hiçbir gizli, şifrelenmiş bir gaye yatmadığına ikna etmek çok güç oldu. Filmin gerçeği söylemekten başka bir amacı olmadığını açıklamaya çalıştığımda hep bir güvensizlik ve hayal kırıklığı ile karşılaştım. Bazı seyirciler için bu açıklamalarım gerçekten de pek tatmin edici olmadı. Gizler, simgeler, gayeler, peşinde koştular durdular. Çünkü onlar filmsel, görüntüsel şiire alışık değildirler ki bu da beni büyük hayal kırıklığına uğrattı. Dünya bulmacalarla dolu olduğuna göre, onun görüntüsü de bulmacalarla doludur.
Sanıldığının aksine, sanatın işlevsel amacı, düşünmeyi teşvik etmek, bir düşünce iletmek ya da bir örnek oluşturmak değildir. Hayır, sanatın amacı, daha çok, insanı ölüme hazırlamak, onu iç dünyasının en gizli kösesinden vurmaktır.
Mühürlenmiş Zaman adlı kitabının kendisine yöneltilen şu suçlamalara cevabı oldukça manidardır: “Bu ne zevksizlik, ne saçmalık! Ne iğrenç bir şey! Bence filminiz tam bir fiyasko! Seyirciye biraz olsun yaklaşmıyor bile, oysa en önemli unsur seyirci değil midir?”
Sinema, genellikle anlaşılması zor, yüksek bir yaratıcılık gerilimi içeren bir özgün sanat biçimidir. Bu, ben anlaşılmak istemiyorum demek değil, ama Spielberg gibi, örneğin genel kitle için bir film yapamam. Eğer yapabileceğimi keşfetseydim acı duyardım. Eğer genel bir izleyici kitlesine ulaşmak istiyorsanız, Star Wars ve Superman gibi, sanatla hiç ilgisi olmayan filmler yapmalısınız. Bununla halkın aptal olduğunu söylemek istemiyorum, ama onları memnun etmek için de kesinlikle böyle bir ıstıraba katlanamam. Sinema, insanlığa hiçbir şey öğretemez, çünkü insanlık, hiçbir şey öğrenemeyeceğini, son dört bin yılda yeteri kadar ispatlamıştır.
KAYNAKÇA: Andrei Tarkovsky
EDİTÖR: Hayme ANA

AŞKIN METAFİZİĞİ

AŞKIN METAFİZİĞİ

Okurken bir başka kimse bizim için düşünür: Biz sadece onun zihin sürecini takip etmekle yetiniriz. Nasıl ki yazmayı öğrenirken talebe öğretmen tarafından kalemle çizilmiş çizgileri takip eder: Okurken de tıpkı bunun gibidir; düşünme işinin büyük bölümü zaten bizim için bitirilmiştir.
Bunun içindir ki kendi düşüncelerimizle meşgul olduktan sonra elimize bir kitap almak her zaman bizi bir parça rahatlatır. fakat okurken zihnimiz aslında başka birisinin düşüncelerinin oyun alanından başka bir şey değildir; ve sonunda onlar bizden ayrılır, geriye kalan nedir? Ve dolayısıyla öyle olur ki çok fazla-yani neredeyse bütün gün okuyan ve arada düşünmeksizin, eğlence yahut meşgale ile kendisini eğlendiren kimse, yavaş yavaş kendi kendine düşünme yeteneğini kaybeder. tıpkı at üstünden inmeyen bir adamın sonunda yürümeyi unutması gibi. Birçok eğitimli insanın durumu bundan pek farklı değildir: Okumak onları ahmaklaştırır. Çünkü her boş vakitte okumak ve sürekli olarak sadece okumak zihni mütemadiyen elle çalışmaktan daha fazla felç edici bir etkiye sahiptir. zira bu ikinci durumda uğraş kişiye kendi düşüncelerini takip edebilme imkanı sunar.
Nasıl ki yabancı bir cismin ağırlıgı üzerinden hiç eksik olmayan bir çelik yay sonunda esnekliğini kaybeder; başka bir kimsenin düşünceleri sürekli olarak üzerinde bir baskı yahut tazyik unsuru olarak varlığını koruyan bir zihin de körelir. keskinliğini kaybeder. Sürekli yiyerek bir kimse midesini bozar ve böylelikle bütün bedenine zarar verirse, zihin de düşünce malzemesiyle lüzumundan fazla beslenerek boğulabilir. Çünkü bir kimse ne kadar fazla okursa okuduklarından kalan izler de kaçınılmaz olarak o kadar az olacaktır: Zihin üzerine tekrar tekrar yazı yazılan bir tablete benzer. Derin derin düşünmeye zaman yoktur, ve okunan şeyler ancak derin düşünmeyle hazmedilebilir, nasıl ki aldığımız gıdalar bizi yemekle değil sindirimle beslerse.
Eğer bir kimse daha sonra üzerinde durup düşünmeksizin sürekli okursa okudukları kök salmaz. büyük bölümü itibariyle kaybolur. Gerçekten de bedensel gıdalarımızla zihinsel gıdalarımız arasında durum hemen hemen aynıdır: insanın yediklerinin beşte biri ancak hazmedilir, geri kalan buharlaşmayla terlemeyle ve benzeri şekilde kaybolup gider.
Bütün bunlardan kağıt üzerine dökülen düşüncelerin kumsaldaki ayak izlerinden farklı olmadığı sonucuna varılabilir:
Doğru, adamın yürüdüğü yolu görürsünüz, fakat yolda ne gördüğünü bilmek için onun gözlerine ihtiyaç duyarsınız.

KAYNAKÇA: Arthur Schopenhauer
EDİTÖR: Hayme ANA 

''KÖTÜMSERLİK, İYİMSERLİK''

KÖTÜMSERLİK, İYİMSERLİK


Birkaç zamandır bazı yazılar çıkıyor. Bunlarda, kötümser sayılan kimi yapıtların insanı dosdoğru en aşağılık köleliklere götürdükleri ortaya konmak isteniyor. Bu yazılarda yürütülen akıl bir hayli basittir. Kötümser bir felsefe, özü gereği, umudunu yitirmiş, yılgın bir felsefedir ve dünyanın iyi olmadığına inananlar, ister istemez zorbalığa alet olurlar, demek isteniyor. Bu yazıların en iyisi olduğu için en etkini Georges Adam’ın Lettres Françaises’deki yazısıdır. Georges Adam L’Aube gazetesindeki son yazılarından birinde bu suçlamayı, şu olmayacak başlıkla yeniden ele alıyor: “Nazilik ölmedi mi?”
Bu çekişme karşısında bence yapılacak tek şey, açık konuşmaktır. Sorunun beni aşmasına, Malraux’yu, Sartre’ı ve benden önemli daha başkalarını ilgilendirmesine karşın, kendi adıma konuşmamanın da bir ikiyüzlülük olduğunu görüyorum. Ama, yine de çekişmenin özü üzerinde duracak değilim. Kötümser bir düşüncenin, ister istemez yılgın olacağını sanmak hamca bir düşüncedir, ama çürütülmesi de bir hayli uzun sürer. Ben yalnızca bu yazıları yazdıran düşünce yolundan söz edeceğim.
Hemen söyleyelim ki, bu yol olayları hesaba katmak istemeyen bir yoldur. Bu yazıların çattığı yazarlar, bulundukları yerde ve ellerinden geldiği kadar göstermişlerdir ki, filozof olarak iyimser olmasalar bile, insan olarak ödevlerini bilmemiş değillerdir, öyleyse, yan tutmayan düşünce şunu kabul eder ki, yadsımacı bir felsefe, olaylar karşısında, özgürlük ve yiğitlik ahlakıyla pekâlâ bağdaşabilir.
Bunda, olsa olsa, insan yüreğini biraz daha iyi öğrenmek fırsatını bulurum, der.
Yan tutmayan düşünce bunda haklı. Çünkü, kimi kafalarda, yadsıma felsefesiyle, olumlu ahlakın buluşması, aslında, yaşamamızı bunca derinden sarsan büyük sorunu ortaya koymaktadır. Kısaca söylemek gerekirse, bu bir uygarlık sorunudur ve bilinmesi gereken şudur : İnsan, ne Tanrının, ne de akılcı düşüncenin yardımı olmadan, tek başına kendi değerlerini yaratabilir mi? İşte, bunun karşılığını vermeye hiçbirimizin gücü yetmiyor.
Bunu açıkça söylüyorum, çünkü, Fransa ve Avrupa bugün ya yeni bir uygarlık yaratmak ya da yok olmak durumundadır.
Ama, uygarlıklar, onun bunun kulağını çekmekle kurulmaz. Uygarlıklar, düşüncelerin çatışması, düşüncenin kanamasıyla, acı ve yürek ile kurulur. Olacak şey mi, Avrupa’yı yüz yıldır uğraştıran sorunları Aube gazetesinde bir başyazar bir anda çözüversin? Hem de öyle yazar ki, kılı kıpırdamadan Nietzsche’yi bir ten düşkünü yapıyor. Heidegger’e de yaşamanın boş olduğu düşüncesini yüklüyor. Benim o çok ünlü existentialisme ‘e pek bağlılığım yok. Uzun sözün kısası, bu felsefenin verdiği sonuçları yanlış sayıyorum. Ama, ne de olsa, bu felsefe insan düşüncesinin büyük bir serüvenidir ve Bay Rabeau’nun yaptığı gibi onu en kısa görüşlü konformizm ile yargılamak insanın gücüne gidiyor doğrusu.
İşin doğrusu şu ki, bu sorunlar ve bu çabalar zamanımızda hiç de yansızlığın kurallarına uygun olarak ele alınmıyor, değerlendirilmiyor. Onları olaylara bakarak değil, bir öğretiye göre yargılıyorlar.
Komünist ve Hıristiyan arkadaşlarımız bizimle konuşurken, bizim saygı beslediğimiz öğretilerinin yüksek kürsüsünden konuşuyorlar. Bu öğretiler bizim öğretilerimiz değil ama, hiçbir zaman bu öğretilerden onların bizim üstümüze konuştukları eda ile konuşmak aklımızdan bile geçmemiştir.
Bıraksınlar bizi, karınca kaderince bu denemeyi ve kendi düşüncemizi yürütelim. Bay Rabeau, fazla okuyucumuz var diye kınıyor bizi.
Bunda ileri gidiyor, sanırım. Ama, bunun doğru bir yanı varsa o da şudur : Bizim üstünde durduğumuz sıkıntı, bütün bir çağın sıkıntısıdır ve biz kendi yaşantımızdan ayrılmak istemiyoruz. Biz kendi tarihimiz içinde düşünmek ve yaşamak istiyoruz. Biz, inanıyoruz ki, bu yaşamın gerçeğine ancak herkesin kendi dramını sonuna kadar yaşamasıyla erilebilir. Çağımız nihilisme’den çok çektiyse, aradığımız ahlaka nihilisme’i bir yana bırakmakla varılamaz. Hayır, her şey yadsımada ya da saçmada bitmiyor, biliyoruz bunu. Ama, önce yadsımayı ve saçmayı ele almalı. Çünkü, bizim kuşağımız önce onlara rastladı ve ilkin onlarla kozunu paylaşmak zorundadır.
Bu yazıların çattığı insanlar, hem yapıtları hem de yaşayışlarıyla bu sorunu dürüstçe çözmeye çalışıyorlar. Başkalarının var güçleriyle uğraştıkları halde çözdüklerinden emin olmadıkları bir sorun birkaç satırla kesilip atılamaz; o kadar güç mü bunu anlamak? iyi niyetle girişilen her iş gibi, onlar karşısında da sabredilemez mi biraz? Daha alçaktan konuşulamaz mı onlarla?
Bu protestoyu burada kesiyorum. Çatışmaya bir ölçü getirmiş olduğumu umarım. Ama, sözlerimin büsbütün öfkesiz olmadığını da söylemek isterim. Yansız eleştirme bence en güzel şeydir. Filan yapıt kötüdür ya da falan felsefe insan yazgısına zararlıdır denmesini anlarım. Yazarların yazdıklarından sorumlu olmaları doğrudur.
Böyle olunca daha derin düşünmek zorunda kalırlar ve hepimizin derin derin düşünmeye öyle gereksinmemiz var ki! Ama, bu ilkelere dayanarak şu ya da bu adamda kulluk eğilimi görmek (hem de tersini gösteren kanıtlar varken), filan ya da falan düşüncenin, ister istemez, Naziliğe götüreceği sonucuna varmakla, adlandırmak istemediğim bir çeşit insan olmuş ve iyimser felsefenin ahlak yönü üstüne kötü örnekler vermiş oluyorlar.
KAYNAKÇA : Albert Camus 
EDİTÖR: Hayme ANA 
7 Nisan 2018 Cumartesi

''İçten bir Seda ''

''İçten bir Seda ''
Kendi döneminde, yani yaşarken karşılık bulamayan, okuyucu oluşturamayan edebiyatçılar, bu imkâna sonradan pek kavuşamıyor. Büyük ölçüde böyle bu.
Mevlâna’dan başlayıp ayakta kalan bütün şairlere, hikâyecilere tek tek bakalım. Sonuç değişmeyecektir. Oğuz Atay gibi birkaç istisna hariç, ortak kabul görmüş isimlerin neredeyse tamamı hayattayken emeklerinin karşılığını almışlardır. Bugün biz kimleri okuyorsak, onlar, zamanlarında da okunan, ciddiye alınan, saygı duyulan kalemlerdi. Ülkemizde vefat ettikten sonra kıymetlenen şair yok gibidir. Biraz yakından bakarsak: Ziya Osman Saba, Ahmet Muhip Dıranas, Behçet Necatigil, Cahit Külebi, Oktay Rifat, Nazım Hikmet, Edip Cansever, Turgut Uyar, Cemal Süreya, Necip Fazıl, Cahit Zarifoğlu… hep yaşarken karşılık bulmuş şairlerdir. Sezai Karakoç ve İsmet Özel gibi.
Mehmet Akif ve Yahya Kemal’e saldıranlar çoktan unutulup gitmiştir. Bu iki isim ise her geçen gün büyümektedir.
Aynı hakikat hikâye için de geçerli görünüyor. Yaşarken yankı bulan Sait Faik, aradan geçen onca yıla rağmen kıymetinden hiçbir şey kaybetmemiştir. Mustafa Kutlu ve Rasim Özdenören’in kaybetmeyeceği gibi. Yani denildiği üzere, değerimiz sonradan anlaşılmayacak. Hayattayken anlaşılacak ve inşallah o şekilde korunup gidecek.
Şimdi birkaç adım öne çıkan, kendi okuyucusunu oluşturan isimlere ‘popüler’ etiketi yapıştırma furyası var. Bazıları ayrım yapma ihtiyacı bile hissetmiyor. Günübirlikçiler ile sanatçıları aynı yargının içine doldurabiliyor.
Sahici elek, geçerli ölçü şudur: Bir insan otuz kırk sene düzenli olarak yazmış, yayınlamış ve yıkılmamış ise saygıyı hak ediyor demektir. Metinleri yetersiz olsaydı eğer, ilişkiler ve imkânlar onu kurtaramaz, bu kadar uzun soluklu yürüyemezdi. “En iyi hakem zamandır” sözünün bir karşılığı varsa eğer, o da budur. Edebî değeri olmayan zaten ilk rüzgârda uçup gider.
Yunus Emre’den günümüze kadar yaptığım okumalar bana konuyla ilgili ne söylüyor? Asıl marifet, milletin gönlüne tesir edebilmektir. Eserlerimizin millî hafızada tutunabilmesinin yolu buradan geçiyor.
Kalıcılık meselesine de aynı pencereden bakıyorum. Ahiret hayatına iman etmiş insanların kalıcılık iddiası taşıması, ağır ve anlamsız bir yük gibi geliyor bana. Özellikle belli bir yaştan sonra şunu anladım: Geride aziz hatıralar bırakmak daha değerlidir. İyi eserler de aziz birer hatıradır. Memleketin kubbesinde içten bir seda.
Şunu da söylemek isterim: Yazdıklarımız kutsal ve dokunulmaz metinler değildir. Şahsiyat yapmayan eleştiri her daim faydalıdır.
KAYNAK : İbrahim TENEKECİ 
EDİTÖR: Hayme ANA 

KIRIM TÜRK'ÜNE SÜRGÜN KADER OLDU


 
KIRIM TÜRK'ÜNE SÜRGÜN KADER OLDU

Tarih boyunca zalimlerin kavgasında ezilenler daima mazlumlar olmuştur. II.Dünya Savaşı da zalimlerin kibir yarışından başka bir şey değildi. Hitler’in Avrupa’daki rakibi Yahudiler değildi, ama en büyük zulmü onlara yaptı

Sovyet sınırları içinde Stalin’in rakibi de Müslüman Türkler değildi, ama gel gör ki tarihin yüz karası bir hadise Stalin eliyle gerçekleşmişti. Gürcistan ve Kırım’daki Müslüman Türkler’i ihanet ederler gerekçesiyle Orta Asya’nın içlerine sürmüştü. Oysa Stalin’in Hitler’le olan savaşında 50 bin Kırım Türk’ü cephelerde Sovyet askeri olarak mücadele etmekteydi. Tarih, Türkler’in yaşadığı topraklarda hiçbir millete ihanet ettiğine şahit olmamıştı. 17 Mayıs 1944 gecesi Sovyet askeri Kırım Türkleri’nin kapılarına dayandı. On beş dakika içinde meydanlara toplanmalarını emrediyordu. Savaşamayacak durumda olan kadınlar, çocuklar, yaşlı erkekler, hastalardan oluşan 423 bin Kırım Türk’ü tren istasyonlarına getirildi. Hayvan vagonlarına istif edilerek Kazakistan, Kırgızistan ve Sibirya içlerine sürüldü. Çileli sürgün yolculuğu bir ay sürdü. Aç susuz, gıdasız devam edilen yolculukta asıl mesele ölenlerin ne yapılacağıydı. Babasını, annesini, kardeşini, oğlunu, kızını, bebeğini kaybeden insanlar vefat eden yakınlarına ne yapabilirdi? Cesetler kokmaya başlayınca, gözyaşları içinde vagonlardan atmak zorunda kaldılar.

İnsanlık tarihinde kaç millet vardır ki, babasının, annesinin, kardeşinin, ciğerparesinin cenazesini attığı yeri bilmesin? İşte Kırım Türkleri’nin çilesine bu pencereden bakmalıyız. Kırım Türkü sırf Müslüman ve Türk olduğu için bu çilelere maruz kalmıştır. Adam, aldırma git diyemezsin, aldırmalısın kardeşim! Bu sürgün neticesinde 195 bin Müslüman Kırım Türkü ölmüştü. Bazı tren vagonlarının Volga Nehri’ne atılması dahi gündeme gelmiş, tepkilerden çekinen Stalin bu kararından vazgeçmiştir. 1965'te Kırım Türkleri’nin, vatanları Kırım'a turist olarak gelmesine izin verildi. Aşağılık kompleksi, insanlarda aşırı kibir, kin ve nefrete döner. Hitler ve Stalin… Hitler, Yahudiler içinde büyümüş ama en büyük zulmü Yahudiler yapmıştı. Stalin de Gürcistan’da Türkler içinde büyümüş ama en büyük zulmü Türkler’e yapmıştı. Kırım Türkleri’nin çilesi henüz bitmiş değil…
 
KAYNAKÇA : Erol ÇALI 

EDİTÖR: Hayme ANA 

Neden Türk-İslâm Ülküsü ?


Neden Türk-İslâm Ülküsü ?
Neden, şu veya bu ad altında toplanmayı değil de “Türk-İslam Ülküsü” ne bağlanmayı savunuyoruz? Biz iddia ediyoruz ki, “Emperyalizm”, Türk ve İslam dünyasını yutmak için en az iki asırdan beri korkunç bir tertibin içindedir. Bir taraftan kültür emperyalizmi ile “vatan çocuklarını” din ve milliyetine yabancılaştırarak kendi emellerine hizmet edecek kadrolar hazırlamakta, diğer taraftan din ve milliyet duygularını, her şeye rağmen terk etmeyen çocuklarımızı da birbirine düşürmeyi planlamaktadır.
Bugün yeryüzünde iki sömürgeci “blok” vardır. Bunlardan biri kara renkli “kapitalist emperyalizm” diğeri ise bütün fraksiyonu ile “kızıl emperyalizm”. Birincisi “çok uluslu şirketlerin” paravanasında, “az gelişmiş veya gelişmekte olan halklara yardım etmek, özgürlük ve uygarlık götürmek” maskesi altında, ikincisi de “ezilen, sömürülen halklara bağımsızlık, özgürlük ve adalet götürmek” maskesi altında, “sınıfsal savaş” sloganı ile “iç savaşlar” çıkartmakta ve “dünya proleterlerinin dayanışması” adı altında işgalini gerçekleştirmektedir.
Gerçekten de yer yüzünde ezilen ve sömürülen bir de “üçüncü dünya” vardır. Bu dünya, daha çok Asyalı, Afrikalı irili ufaklı devletlere ve devletçiklere, beyliklere, emirliklere, federasyonlara bolünmüş milletlerden ibarettir. Esef edelim ki, bu insanların sayısı bir buçuk milyardan daha fazladır. İşin ızdırap veren diğer bir yanı da, bu nüfusun çoğunluğunu Müslümanlar teşkil etmektedir. Bunun yanında çok acı bir gerçeği daha belirtelim ki, bu ezilen ve sömürülen Müslümanlar arasında Türk Milleti’nin çok önemli bir bölümü bulunmaktadır.
1970 Yılında yapılan bir araştırmaya göre, yabancı boyunduruğunda tam bir sömürge hayatı yaşayan Türk nüfusunun sayısı, Türkiye’mizde bulunan genel nüfusumuzun tam iki katıdır.
Emperyalist güçler, fırsat buldukları zaman zorla, bulamadıkları zamanlar ise hile ile İslam ve Türk dünyasını ele geçirmiş, zenginliklerini yağmalamış, din ve milliyet duygu ve değerlerini tahrip etmiş, direnenleri lekeleme ve imha yoluna gitmiş, kendine uygun kadrolar yetiştirmiş, bu milletlerin uyanış, diriliş hamlelerini, milli eğitim ve kalkınma planlarını baltalamış ve bu ülkeleri, “ebedi sömürge” statüsüne mahkum etmek için elinden geleni esirgememiştir.
Emperyalist güçler, korkunç bir kültür emperyalizmi programı ile millet çocuklarını milli tarihlerine, milli ve mukaddes kültür değerlerine, milli ülkülerine, milli menfaatlerine, hatta motif ve sembollerine düşman etmekle kalmazlar, kendi değerlerini “bir uygarlık ve ilericilik” unsuru biçiminde onların kafalarına ve vicdanlarına oturturlar. Böylece milli ve mukaddes değerlere bağlı milliyetçilerin karşısına, bu değerlere ters düşen “yabancılaşmış kadrolar” çıkarırlar. Bir ülkede, değerler “ikizleşince”, kadroların da ikizleşmesi ve çatışması mukadder olur. İşte düşman, bu noktada aktivitesini arttırır. Ülkenin ve milletin “parsellenmesi” için beynelmilel güçleri harekete geçirir.
Ülke artık birbirinin gırtlağına sarılmaya hazır kadrolara bölünmüşse, düşman rahatlıkla at oynatabilecek vasatı bulmuş demektir.
Düşman, karşısındaki güçleri parçalayarak, onları birbirine düşürerek, kolay yutulur lokmalar durumuna sokmak ister. Mesela, sanki bir insan, hem ‘dindar’, hem ‘milliyetçi’, hem ‘medeniyetçi’ olamazmış gibi, bu değerleri birbirine zıt programlar durumuna sokarak, hiç yoktan ‘çatışan güçler’ meydana getirir. Bu oyunlarını, o kadar ustaca planlar ki, tertiplerini anlamak için bazen olayların üzerinden elli veya yüz sene geçmesi gerekir. Mesela, Osmanlı Türk Devleti’nin parçalanması ve Orta-Doğu’nun sömürgeleştirilmesi için, dinimizin ve milliyetimizin düşmanları, ‘din’ ile ‘milliyetçilik’ arasında zıddiyet ve düşmanlık duyguları doğurmayı planlamış olduklarını şimdi itiraf ediyorlar.
Serge Hutin adlı bir Fransız masonunun yazdığı ‘Les Francs-Maçons’ kitabının 127.nci sayfasında okuduğumuza göre İslam dünyasında masonlar Cemaleddin-i Afgani ve Muhammed Abduh gibi ‘din politikacılarını’ localarına kaydederek onların eliyle ‘Dini, milli yapılara göre reforme ederek’ alemşümul İslam dinini bozmak, öte yandan Müslüman Kardeşler (Freres Musulmans) hareketi ile de ‘İslam’da milliyetçilik yoktur’ propagandası ile milletleri çökertmek ve bu suretle -çok kahpece bir planlar- birbirine zıt ‘İslamcı’ ve ‘Milliyetçi’ sun’i düşman kamplar doğurmak istemişlerdir.
Emperyalizm, bizim dünyamızda bu ‘paradoks’tan çok istifade ettiğini ayrıca yazmaktadır. Dinimizin ve milliyetimizin düşmanları, din ve milliyet gibi iki mukaddes varlığımızı, birbirine düşman göstermek oyunundan kolay kolay vazgeçeceğe benzemiyor.
O halde, Türk Milliyetçisine düşen iş, bütün varlığı ile bu oyunu, her şeyden önce kendi yurdunda bozmak olmalıdır. Bu ülkede, sun’i olarak birbirine düşman ‘güya Türkçü’ ve ‘güya İslamcı’ cepheler meydana getirmek isteyen hain ve kahpe oyunların karşısına, bir Müslüman-Türk olarak ve tarihine yaraşır bir biçimde çıkmalıdır.
Bunun için, Türk-İslam kültürüne, Türk-İslam medeniyetine, Türk-İslam ülküsüne bağlı, Türklük şuur ve vakarına, İslam iman, aşk, ahlak ve aksiyonuna sahip, Türklüğü bedeni, İslamiyet’i ruhu bilen, milletini teknolojik hamlelerle dünyanın bir numaralı devleti yapmak özlemi ile çırpınan, Dünya Türklüğünün, İslam dünyasının ve bütün mazlum milletlerin ümidi olmaya namzet bir gençlik yetiştirmekten başka çaremiz yoktur.
Din ve milliyet, zıt değerler değildir. Bu sebepten, ‘sentez’, tez ile anti-tez arasında söz konusu olacağına göre, yıllardan beri kullandığımız ‘Türk-İslam sentezi’ yerine, ‘Türk-İslam Ülküsü’ sözü daha uygun olur düşüncesi ile kitabımızın adını, ‘TÜRK-İSLAM ÜLKÜSÜ’ olarak seçtik. Bunu ısrarla kullanacağız.
KAYNAKÇA: S. Ahmed ARVASİ
EDİTÖR: Hayme ANA