7 Nisan 2018 Cumartesi

Einstein Ve Bizim Mahalle Bakkalı

Einstein Ve Bizim Mahalle Bakkalı 
Aziz Agustin’in “Zaman geçici bir şey midir, yoksa her zaman mevcut olmuş son mudur?”sorusunu ortaya attığı yıllardan beri, Âdem torununun zihnini alevlendiriyor zamanda yolculuk konusu. Debdebeli beyin ışıldakları oynaşa dursun, mahalle bakkalının elinde böyle bir lüks olsa hangi zamana zıplamak isterdi diye kimse merak etmez. Muhtemelen kendi de içinde bulunduğu zamandan ayrılmak istemeyecektir. Oysa içinde bulunduğu zamandan hiç de hoşnut değildir. Kendi zamanından hoşnut olanlar, rüyalarını yitirmiş olanlar olmasın sakın. Rüyaları yitirmek hayallerin gerçekleşmesiyle kaim herhalde…
İnsan âlemde hayal ettiği müddetçe yaşamaz, hayır, insan âlemde rüyalarını pekiştirdiği müddetçe yaşar. Öyleyse bizim bir rüyamız var mıydı sorusunu sormanın tam da sırası…
Rüyası güzel olanlar kimlerdir ki onlar, başkalarının falındaki iyi niyet sınavından geçmiş, mükemmel geleceklerin muştucusu olsunlar. Fizikçi Einstein görecelik teorisini fişteklediğinde çağdaşı yazarlar tarafından kemirilecek şiddette kıskanılmıştı. Eh kim kıskanmazdı onu?
Öte yandan Einstein ömrü boyunca çorap giymedi, kime ne. Bizim mahalle bakkalı ne görecelik(izafiyet) teorisinden çakar ne de Einstein’ın ömrü boyunca çorap giymemesine ilgi duyar.
Onun için esas olan, tarttığı şekerin, unun okkaca dürüst olmasıdır. Zabıtanın altında üstünde ahlak ağlatan mahsurlar aradığı tartısını zamanın ruhuna göre ayarlar. Zamanın ruhu. Peh peh.
Sevgili fizikçimiz Einstein, evrenin dört boyutlu olduğunu düşünmüştü. Sonlu ve eğrisel addettiği evrenin dördüncü boyutuna da ‘zaman’ adını aşketmişti.
Nedir zamanın bir dördüncü boyuttan hisse aşırması?
Mesela ışık hızına yakın hızda giden bir uzay gemisini, dünyada ikizi bulunan bir kardeşimizin sürdüğünü varsayalım. 10 yıllık bir uzay tatiline çıkıp gerisin geri döndüğünde, uzay gemisini süren ikiz, dünyada kendisini bekleyen kardeşinden daha genç olarak dönecektir.
Uzay gemisini kullanan kardeş ışık hızına yakın bir süratte seyahat ettiği için, onun köstekli saatiyle on yıl, dünyadaki ikizinin dijital saatiyle 15-20 sene olacaktır işe bakın ki. Bunu ahlak bilimci bakkalımıza anlattığımda sunturlu bir küfrün pençesiyle didişiyorum. Aklı sıyırttığıma kanaat getiren sevimli bakkalımız çareyi buluyor, “bize zaman makinesi değil kardeş, rüya kuluçkası makinesi lazım.”
Bize lazım olan bir rüya kuluçkası makinesi…
Rüyalarındaki yokluk nedeniyle bu enteresan makine aşkına kapılan bakkalımız, astrofizikçileri bile kıskandıracak bir zaman makinesinden geçmiş olmalı ki, bilim-kurgu yazarlarını hırstan çatlatacak bir işe girişmiş. Saf enerji ya da işte trilyon ton kütle ışınlanması hadiselerinden medet ummaz o.
Milli Piyango gişelerinin ön sıra müdavimlerinden biridir çoğunlukla. İşi punduna getirmenin yolunu arar da, illa tartıda dürüst olmayı peyler.
Aslında ona kızmamalıyız. Hiçbir bakkalımıza kızmamalıyız. Rüyaları yok edilmiş esnaf odaları başkanının şu açıklamasına kulak kabartmalıyız: “Yoksulluk uzun sürebilir sevgili dostlarım, ama hayat kısadır, o yüzden müşterilerinize sunduğunuz rüya kuluçkası makinesini en düşük kârlılıkla piyasaya sürmelisiniz. Serbest pazardaki en serbest ve un ucuz mamulle övünmelisiniz.”
Einstein da bakkalımız kadar övünürdü görecelik teorisinden. İkisini aynı düzlemde buluşturan şey kuşkusuz bu dünyaya fırlatılmış olmaktır. Hepimiz, hatta bu itilmişlikten, tutsaklıktan en memnun olanlarımız bile dünya mahpusluğunu inkâr edememekten mustaribizdir.
Einstein görecelikle avuttu kendini.
Bakkalımız fakirlik ve fazla kazanamamaktan duyduğu kahırdan farklı makineler peşine düştü. Einstein’ın avunacak teorileri vardı.
Bakkalımız en azından şükretmesini biliyor. Mazlumlar için hazırda beklettiği zırhlarını tez kuşanmış duaları var. Mahalle bakkalımızla övünüyorum aslında. Onun çakallıklarını mazur görebiliyorum.
Bakkalımız Einstein’la tanışsa eminim pek de hazzetmezdi ondan. Einstein’ın hem çorapsız ayaklarına laf atardı kuşkusuz, hem de en yakın berberin ucuz tarifesinden dem vururdu.
KAYNAKÇA : Mustafa AKAR 
EDİTÖR: Hayme ANA 

Bir levha asılıdır şâirin alnında: “Satılık değildir.”

Bir levha asılıdır şâirin alnında: “Satılık değildir.”
Şâir, bir kader cambazlığının adamıdır. O, insanlığın çektiğini ve çekmesi gerektiğini çekecek, fakat bu çekilenlerden ötürü ezilmeyecek ve bu çilenin mâcerâsını, bir kutup kâşifi sabrıyla, hatırasını kaydederken gösterdiği sabırla ve ameliyat başındaki doktordan daha sakin ve soğukkanlılıkla yazacaktır. Acıların kanını sevinçlerle, ihâneti masumlukla, korkaklığı yiğitlikle, hırsızlığı cömertlikle, lüksü riyâzetle yıkacaktır. O, yaşantısı, dâima iki renk iplikle dıştan siyah ve içten ak, dıştan kızıl ve içten yeşil iplikle örülmüş görünümündedir.
İnsanlar, çoğu kez bu trajedya kahramanına, bir komik muamelesi yaparlar. Bunu bilmelidir şâir. Bunu göze almalıdır. Ama her seferinde, yenilgiyi kabul eden o değil öbürleri olmalıdır. Övgüler de, yergiler de dayanıksızdır. Şâirse, dayanaklı olduğu ölçüde kazanacaktır. Geceye yenilmeyen her kişiye, ödül olarak bir sabah ve bir gündüz, bir güneş vardır. Ve şâir, her sabah, armağan olarak, bir gündüze kavuşmağa en lâyık kişidir.
Şair bağlantısını kendisi kurmalı, her şeyin kiralandığı çağımızda, son derece dikkatli olmalı, bilerek bilmeyerek kiralanma durumuna düşmemeli. Ortak görüşlerde de kiralanmamalı şâir. Bir levha asılıdır şâirin alnında: “Satılık değildir.”, “Kiralık değildir.” Çağa karşı direnmeli. O, asla çağdaş değildir. Çağdan ileridir, hep. Ona “çağ dışı” ya da “geride kalmış” gözüyle bakacaktır çoğu kez çağ. Aldırmamalı buna. Çağ, ondan, hiç bir şey vermemek karşılığında her şeyi ister. Onun ruhunu, geleceğini ister. Geçici ün için gerçek ve sürekli ününü ister. Doğar doğmaz ölen alkışlar karşılığında, gelecek çağları dolduracak alkış çınlayışlarını ister.
Şâir, kendisi bir süper güçtür. Bunu unutmamalı.
KAYNAKÇA: Sezai KARAKOÇ
(Edebiyat Yazıları I, Diriliş Yayınları, İst. 1982)
EDİTÖR: Hayme ANA 

Kırık Kalpler Müzesi

Kırık Kalpler Müzesi 
Hırvat iki sevgili tarafından beş yıl önce başlatılan ve bugüne kadar bir çok ülkeyi gezen “Kırık Kalpler Müzesi” (Sergisi mi demek lazım?) artık Zagreb’te kalıcı olarak açılmış.
Olinka Vistica ve Drazen Grubisic’in beş yıl önce ilişkilerinin “mirasını” muhafaza etmek için başlattıkları ve hüzünlü ayrılıklarının tanığı yüzlerce eşya, bu yılın başında İstanbul’a da uğramıştı.
Başka ülkeleri gezen sergiye daha çok kadınlar eşya bağışlarken Türkiye’de erkekler ilgi göstermiş. Nedir bu Türk erkeklerinin kalbini kıran? Geleneksel olarak şudur: Bizde kavuşma yok. Kavuşmamız çokluk “mahşere” kalır. Bu sebeple hüzünlüyüz, bu sebeple kalbimiz kırık.
Kırık bir kalbi hangi eşya temsil edebilir? Bir örnek vermeye çalışayım. Hastaydı, hastalığı umutla – umutsuzluk arasında gidip geliyordu. Ona gerekli ilgiyi, şefkati, hizmeti gösterdiğimi sanıyordum. Ama hastalık uzadıkça şimdi anlıyorum ki bütün bunlar sinsice “yük olduğunu” fısıldıyor. Bu fısıltılara aldırmadım, dayandım. Dayanıklılığım etrafımda hayranlık uyandırdı. “Vay be! Sizin ki bayağı aşk imiş” diyenler oldu. O gün gömleğimi giydiğimde düğmelerden biri iliğe geçerken düştü. Hasta yatağından beni izliyordu. Düğmeyi alışımı, gömleği çıkarmamı, iğne-iplik kutusunu yanıma alıp, gözlüklerimi takarak düğmeyi yerine dikmeye çabalamamı gülümseyerek izliyordu. Ömrümde elime iğne-iplik almamıştım. Önce iplik kutusundan uygun renkte bir makara çıkarıp yeter derecede iplik kopardım. Sonra ipliği iğneye geçirmeye çalıştım. Nalet iplik bir türlü geçmiyordu. Dilimle ucunu ıslattım, makasla kestim, denedim, yeniden denedim, bir türlü ipliği iğneye geçiremedim. Hasta yatağından kalktı, titrek adımlarla yanıma geldi, elimden iğneyi ve ipliği aldı, ama ne yazık ki o da başaramadı. Daha ilk denemede iğneyi düşürmüştü. Yerden alıp eline verdim. Büyük bir gayretle ipliği takmaya çalıştı, alnında boncuk boncuk ter. Ama yapamadı. Küskün bir bakışla baktı, sonra dönüp yatağına gitti. Belki onu bu başarısız denemenin verdiği üzüntüden kurtarırım diye, güya espri yaptım “Kolay değil bebeğim, bak sen de yapamadın”. Bana baktı baktı, gözlerinden yaşlar süzüldü, arkasını dönüp yorganı başına çekti. Donakalmıştım. Çam devirmiştim. Düğmeyi cebime attığımı hatırlamıyorum. Ama o menhus gömleği götürüp çamaşır torbasına tıktım. Başka bir gömlek giydim. Vedalaşmak için yatağa eğilip, yorgana dokundum. Açmadı, daha sıkı sarıldı. Oysa her çıkışımda onu öperdim. Biraz dikildim orada. Kararsız kaldım. Israra lüzum yoktu çıktım.
Akşama doğru döndüm. Evin önünde bir kalabalık. Bana haber vermeye kimse talip olmamış. Gelince anlar demişler herhalde. Onu yaprakların döküldüğü, kuşların göçtüğü, havaların serinlediği bir demde toprağa verdik. Ara sıra ziyaretine gidiyorum. Bizde mezara çiçek koyma yoktur, ama bu gavur âdeti bayağı yaygınlaştı. Ben okuyor ve dua ediyorum. Mahşerde buluşacağımızı düşünüp ferahlıyorum. Ömür dediğin ne ki.
Bir seferinde elimi pantolon cebine atmışım. Parmaklarım bir düğmeye dokundu. Çıkarıp baktım, o düğme.
Epeyce ağladım. Düğmeyi yanımda taşısam mı, taşımasam mı bir türlü karar veremedim. Onca hatıra arasında, sevinçler-heyecanlar-kahkahalar-ağlamalar-küsmeler-barışmalar arasında; bir evi dolduran irili ufaklı onca eşya arasında; fotoğrafların, plakların, kitapların, mektupların arasında, bir ömrün hengamesi arasında bu düğme nedir ki?
Kalkıp bu düğmeyi “Kırık Kalpler Müzesi”ne bağışlasam ne olacak ki? Bir zavallı gömlek düğmesi görene ne söyler.
Müzeleri sevmem, insanın içini kasvet basıyor. Resim hariç. Mermerin soğuk yüzü, mumyalar, öldürülmüş içine ot tıkılmış kuşlar. Mezarlıklar, hele bizimkiler ne güzeldir, ölüm munis bir arkadaştır orada.
Ben bu düğmeyi “Kırık Kalpler Müzesi”ne bağışlasam, beraberinde bir de roman yazıp vermeliyim. Düğmeyi ziyaret eden, ona bakıp meraklanan, bir sırra vakıf olmak isteyenler romanı okurlar. Düğme değil kurşun olsa idi bu, ve bir gencin göğsünden çıkarılmış olsa idi. Daha sert, daha dramatik, daha mânalı olurdu belki ama bilene. Müzeyi gezip, bu eşyaları görenler, onlara dokunanlar, altlarında konu ile ilgili iki üç satırlık açıklama da olsa hiçbir şeye vakıf olamazlar. Ateş düştüğü yeri yakar. Yanan kalbin küllerini zaman savurur. Geride kalan olursa o ancak bir gösteridir. Biz Türk erkekleri acımızı açamayız. Aşkımızı haykıramayız. Biz uzaktan severiz. Bu sebeple asıl aşk, karşılıksız aşktır.
Ve çoğumuzun kalbi kırıktır. Bu kırıklığın eşya ile bağlantısı azdır. Duygulardan bir müze kurulabilseydi, eh ona eyvallah. Ama ben o düğmeyi herhalde ömür boyu yanımda taşırım. Başkasının meraklı bakışlarına yâr etmem.
KAYNAKÇA: Mustafa KUTLU 
EDİTÖR: Hayme ANA 

''Fikir ve şiir ''

Fikir ve şiir
Şamanların, kâhinlerin şair olduğunu söylerler. Bu nedir? Bu sözü etkili kullanmanın avantajıdır. Öyle konuş ki karşındakiler büyülensin. Bu anlayış kırpıla kırpıla günümüze kadar gelmiş, hayatın her yanına sızmıştır. Şiir gibi gol, şiir gibi kız, şiir gibi dans vb.
Şarkta söze çok değer verildiğinden uzatılması, israf edilmesi, gevezeliğe dönüşmesi istenmez. Arzu edilen mısra-i bercestedir. Öyle bir laf et ki asırlarca dilden dile dolaşsın ‘kelam-ı kibar’ olsun.
Şiirin elbette ki günlük dilden ve nesirden ayrı bir dili vardır. Hatta bu dil şairden şaire değişir, dilini bulan şair kişiliğini bulur. Şiir geçmişte sosyal fayda yanında aynı zamanda bir ‘hüner’ sayılıyordu.
Nesir vazıh, şiir muğlaktır. Büyüsü, bilmecesi oradan geliyor. Adamın sözlerine karşı bir beyit söylersiniz, mâna pek açık olmasa da kıç üstü oturur. Malum ‘Mâna Şairin Karnındadır’ veya ‘Aldanma ki şair sözü elbette yalandır’. Bu yalan sanatın aslında ‘uydurma’ bir şey olduğuna işaret eder. Ancak insanoğlu yalana da muhtaçtır. Adamı menfaat için översiniz, adam ‘Söyle söyle, yalan olsa da hoşuma gidiyor’ der. Bu nedir? Bu nefsin hayır ve şerri birlikte taşımasıdır. Şiirin ideolojiyi veya bir fikri taşıması –eğer o gerçek bir şiir ise– değerini düşürmez. Taşıyamazsa çuvallar, kötü şiir olur.
Toplumu yönetenler, siyasiler, ulema, meşayih sözlerinin etkili ve inandırıcı olması için, ve bilhassa ‘akılda kalması’ için şairaneliğe başvurur. Fikriyatı şiirle hafızaya kazırlar. Dini metinler dahi bu sebeple ezberlenir. Ezberci eğitime karşı çıkanlar aldanıyor. Eğitimin esası ezberdir. Çarpım tablosunu ezberlemek şart olduğu gibi, formüller de ezber ister.
Eski nesir şiirin gücünden yararlanmak için bir âhenge ihtiyaç duymuş, secili ifadelere başvurmuştur. Menakıbnameler, Nasihatnâmeler, Fetihnameler, Gazavatnameler, Şehnameler hatta lügatler dahi şiirle yazılmıştır. Burada şiirin en kaba tarifi işler: Vezinli ve kafiyeli söz. Bu vezin musiki ile birleşmiş, güfteler makam ve bestelere güç katmış, klasik ifade vücut bulmuştur. (Aruz’un ritmi gibi serbest şiirin de bir ritmi olmalı) Bir nevi hikâye sayılacak mesnevîleri, kasideleri, mersiyeleri saymıyorum.
Meselenin en temelinde ‘hikmet’ vardır. Onun muhtevası biçime bürününce ‘âhenk’ doğar. Şarkın edebiyatı ‘hikmet ve âhenge’ dayanır. Bunun da temelinde ‘ilahî kelam’ vardır.
İletişim açısından asırlarca kalabalığa hitap eden bu ifade, bizde Batılı fikirlerin halka izahı için uzun süre kullanıldı.
Biz ‘vatan’, ‘hürriyet’ kavramlarını Namık Kemal’in şiirlerinden aldık. Şiir eskiden olduğu gibi fikri yüklenmişti. Tevfik Fikret aynı yolu takip etti. ‘Vatanım rûy-i zemin, milletim nev-i beşer’ derken şairliğini konuşturuyordu.
Fikriyata pek meyletmeyen Cenap Şahabettin, bizde belki de modern mânada fikrin ağırlığından sıyrılıp ‘Haşim’in görüşü ile musikiye yaklaşan) ilk şairdir.
‘Sarışınlık getirir gözlerin akşamlarıma’ mısraı neredeyse II. Yeni’yi hatırlatır. Ama bu istisnalar dışında Ziya Gökalp Turancılık ve Türkçülüğü, Mehmet Emin Yurdakul Türkçülüğü, Mehmet Âkif İslamcılığı, Nazım Hikmet sosyalizmi şiire yükleyerek halka taşımak istemişlerdir. Ve bu çaba sonuç vermiştir. Çoğu insan sosyalizmi Nazım’ın şiirleri ile benimsedi. Hutbelerde hâlâ Âkif’in şiirleri okunur.
İletişim-eğitim alanında Cumhuriyet dönemi de devrimleri halka maletmek için şiire başvurmuş, pek çok şair rejimi öven, lideri öven eserler kaleme almıştır.
Karşı cephede yer alan Necip Fazıl ve Sezai Karakoç aynı yolun yolcusudur. Sosyalizme bağlanan şairler bu ideolojinin propagandasını yapmıştır. Son büyük şair İsmet Özel ise hem sosyalist iken, hem İslam’ı benimsediğinde aynı tutumu sürdürdü.
II. Yeni şairlerine ayrı bir bahis açmam lazım ama yerim dar. Bu arkadaşlar II. Dünya Savaşı (Medenî denilen ülkeler nasıl böyle bir vahşeti oluşturdu?) sonunda hayatın anlamını kaybederek (resim dahil) absürde, saçmaya sarıldıklarında, esasen batılı sanatçıların bunalımını taklit ediyor (Biz savaşa girmedik ama), onların vicdan azabı ile dili dahi bozuyorlardı. Sezai Karakoç inancı ile bu vartayı atlattı. Ötekilerden Turgut Uyar işin farkına vardı ve 1963’de ‘Şiir çıkmazda, çünkü insan çıkmazda’ sözünü söyledi. Bu bizim değil Batı’nın çıkmazıdır.
İletişim araçları, radyo, televizyon, görsel medya, şimdilerde sosyal medya devreye girip dünya küçük bir köy olunca şiirin pabucu dama atıldı. O artık sadece meraklısına hitap edebilir.
Çünkü öteden beri dünyayı teknolojik medeniyet ve küresel sermaye yönetiyor. Tüketim toplumunun şiire değil âletlere eğilimi var. Söz itibardan düşmüştür. Göz kulağın önüne geçmiştir. Aslına bakarsanız dünyada kayda değer fikir de yok.
Televizyon çıkınca radyonun önemi kalmadı demiştik; yine de radyo âşıkları yaşıyor. Tıpkı şiir âşıkları gibi.
Bir avuç.
Şiir fikri taşıyamayınca (veya taşıyacak fikir bulamayınca) kabuğuna çekilip orada atıp-tutmaya başladı. Fikre ihtiyacım yok diyor.
Tavşan dağa küsmüş dağın haberi yok
KAYNAKÇA : Mustafa Kutlu 
EDİTÖR: Hayme ANA 

Güzel bulmak'başka, 'güzeli bulmak' daha başka !

Güzel bulmak'başka, 'güzeli bulmak' daha başka !

Bizim ustalarımız 'cemâl'i kemâl'de bulmuşlar; yani mükemmel olana, kendi amacına ulaşmış olana 'güzel' demişler.
İnsanın fiilleri sözkonusu olduğunda işbu 'güzel' kelimesinin yerine hiç çekinmeden 'iyi' kelimesini koyabilirsiniz. Nitekim Osmanlı Türkçesinde bu kavramlar 'hayr u hasenat' (iyilik-güzellik) şeklinde yanyana kullanılırdı.
Dillerin çoğunda bu durum değişmiyor ve 'iyi' ile 'güzel' kelimeleri eşanlamlı olarak kullanılıyor. Yunanca'da (to kalon), Latince'de (bellus) ve daha birçok dilde...
'İyilik yapmak' tabirini bugün Türkçe'de hiç tereddüt etmeden kullanabilirsiniz, fakat sıra 'güzellik yapmak' tabirine gelince, dil birdenbire argo düzeyinde seyretmeye başlar.
'Baba, bir güzellik yapsana !'
* * *
İyi ile güzel, bir zamanlar bir diğeri olmadan düşünülemezdi. İyiyse güzeldi, güzelse mutlaka iyiydi. Etik ile estetik arasında kopmaz bir bağ vardı.
Şimdi böyle düşünmüyoruz. Kötünün güzel olabileceğini tasavvur edebildiğimiz gibi, iyinin de çirkin olabileceğine inanıyoruz.
Güzellik ve iyilik artık iki ayrı kategori, iki ayrı bilgi türünün konusu.
Üstelik iyilik kavramında 'faydalı olan'ı, güzellik kavramındaysa 'hoş olan'ı aramadan edemiyoruz.
Aranızda, hoş olmayan bir güzelliği, faydalı olmayan bir iyiliği tasavvur edebileniniz var mı ?
Sanırım böyleleri çok azdır. Çünkü bizler bir şeyi faydalıysa 'iyi', hoşsa 'güzel' olarak adlandırmaktan çekinmeyiz. Çünkü bir nesnenin veya olgunun kavramına, genellikle o nesnenin veya olgunun kendisinden hareketle ulaşmaya çalışırız. Yani önce beğeniriz veya beğenmeyiz, sonra beğendiklerimize 'güzel', beğenmediklerimize ise 'çirkin' deriz.
Ne ki bu sırada güzel olanı beğendiğimizi, çirkin olanıysa beğenmediğimizi farketmeyiz. Başka bir deyişle nesneyi veya olguyu bizim güzel veya çirkin görmemizden çok, güzelliği veya çirkinliği farketmek bahtiyarlığına erdiğimizi itiraf etmeyiz.
Güzel, kendisini güzel bulduğumuz için mi güzeldir ?
Belki de şey güzel değildir de onu güzel bulan bizizdir. Kimbilir ?
Bir şey 'güzel bulmak' ile 'güzeli bulmak' arasındaki fark üzerinde yeniden ve dikkatle düşünmeli !
* * *
'Bence güzel!' veya 'Bence çirkin!'
Muhatabımıza 'Sen kimsin?' demeyi tercih etmeyiz de bu tür beğeni yargılarının kişiden kişiye değişebileceğine inanırız. Zevkler (ve hatta renkler) tartışılamazmış da ondan böyle inanırız.
Latinlerin dediğine bakmayın siz, zevkler de, renkler de tartılabilir. Üstelik tek başına değil, karşılıklı olarak da tartılabilir. (Tartmanın karşılıklı olanına 'tartışma' adını veriyorum !)
Kimin tarttığına ve nasıl tarttığına bakarak pekâlâ zevkleri de tartabiliriz.
* * *
Tartmak, malum olduğu üzere, bir ölçme işlemi. Ölçme ise nicelikseldir. Yani bir kemmiyet işlemidir. Oysa 'zevk'in bir diğer adı da 'keyif'.
'Zevk almak' ile 'keyif almak' çok kere birbirleri yerine kullanılır.
'Keyif' kelimesi keyfe'den gelir. Keyfe, Arapça'da 'Nasıl?' sorusunun karşılığıdır. 'Keyfiyet' kelimesi bu edat'tan türer, tıpkı kemmiyet'in 'kem'den ('Kaç ?' sorusundan) türediği gibi.
Bugün Türkçe'de 'kemmiyet' kelimesini 'nicelik'le, 'keyfiyet' kelimesini ise 'nitelik'le karşılıyoruz.
Demek ki dil bilincimiz zevki nicelikle değil, nitelikle eş tutuyor ! (Üzerinde düşünmeye değer !)
* * *
Sözün özü, zevk aldığımız, keyif aldığımız nesne ve olguların niteliklerini beğeniyoruz, ama bu beğeninin niceliksel (tartılabilir/tartışılabilir) bir yönü olduğunu kabul etmekten kaçınıyoruz. Zira beğeni yargımızın güya bize özgü koşulları olduğuna inanıyoruz. Beğenilerimiz öznel ise, 'hoş' ve 'güzel' yargıları da özneldir diye düşünüyoruz.
Öznel olan ölçülebilir veya tartılabilir mi ?
Karşılaştırma yapmak, beğenileri sınıflandırmak insanın (beğeni) özgürlüğüne bir müdahale gibi algılanmakta. Güzel artık bu yüzden tamamiyle 'sana göre-bana göre'nin alanı. Tıpkı iyi gibi. Günümüzde iyi de 'sana göre-bana göre'nin alanına girmiş durumda. Nitekim hürriyet'in bir diğer adı da izafiyet değil mi?
N'olacak, demokrasinin nimetleri işte! Herkesin bir oyu var! O oyla güzeli bulur mu bulmaz mı bilinmez ama o tek kişilik oy'un herhanbir şeyi güzel bulmaya yeteceği kesin. Çünkü beğeni oylarının en azından istatistik değeri var. En çok oyu alana güzel denebiliyor günümüzde. Mesela biri 'güzel' seçiliyor. Genel beğeni düzeyi de işte böyle oluşuyor.
(Sevgili Ali Saydam'ın kulakları çınlasın! Aristoteles'in 'heyula'sına benzer tarzda kullandığı 'ortak ruhî şekillenme' tabiri, umarım böylesi bir genelliğe karşılık gelmiyordur.)
* * *
İnsan göreceli düşündükçe, yani kendisinden hareket ettiği bir merkez noktasının varlığını yadsıdıkça özgür olacağını zanneder. Şayet bu zan doğru olsaydı, 'abes' (saçma) özgürlüğün zirvesi sayılmak icab ederdi. Çünkü 'abes'in (saçma'nın) kendisine istinad edebileceği hiçbir nokta yoktur. Ölçüsüzlüğün ta kendisidir abes! Ölçüsüzlüğün ve dahî özgürlüğün.
Bu nedenle abes ne tartılabilir, ne tartışılabilir.
O hâlde ey talib, bir kenara yaz !
Bir şeyi güzel bulduğunda, bulduğunun güzelliğinden aslâ emin olamazsın, ve fakat güzeli bulursan, sadece senin güzeli bulduğunu değil, güzelin de seni bulduğunu hissedersin. Çünkü arayan gerçekte aranandır !
Dilersen, bir daha düşün: Beni bulamazsan aramaz mısın ?

KAYNAKÇA: Dücane Cündioğlu 

EDİTÖR: Hayme ANA 

Robotlara Ruh Verilmez

Robotlara Ruh Verilmez


İster kaba pragmatistler (faydacılar) olsun, ister düpedüz materyalistler (maddeciler) olsun, bilerek ve isteyerek insanın “ruh dünyasını” ya ihmal veya inkar etmektedirler.
Onlara kalursa, insanın bütün ruhî hayatını ya mekanin etki-tepki ilşkileri demek olan organik davranışlara veya şartlı reflekslere irca etmek mümkündür. Bunun neticesi olarak, şimdi dünyanın pek çok yerinde okullarda akedemilerde ve üniversitelerde “ruhsuz bir psikoloji” okutulmakta laboratuarlarda ve enstitülerde psikolojik hayatımız zorlama tevillerle fizyolojik ve mekanik yorumlara bağlanmaya çalışılmaktadır. bu gibilere sorarsanız insan, mükemmel bir robottur, akıllı bir makinadır. Böyle olunca onun hareketleri tahlil edilerek pekâlâ benzeri makinalar geliştirilebilir.
Böyle düşünenler zaman içinde insan davranışlarının bütün mekanizmalarının keşfedilip çözüleceğini, daha sonra da tıpkı insan gibi davranabilen “robotik” ve “biyonik” insanların ve “akıllı makinaların” geliştirilebileceğini heyecanla ümit etmektedirler. onlara sorarsanız, bu konuda, daha şimdiden önemli mesafeler alınmış bulunmaktadır.
Bu noktada hemen belirtelim ki, elbette insan davranışlarının fizyolojisi yapılabilir  ve yapılmalıdır; insan davranışlarının mekanik kanunlara bağlı yönleri araştırılabilir ve araştırılmalıdır, ruhî hayat ile organik hayat arasındaki paralellikler incelenebilir ve incelenmelidir, yine reflekslerin “psiko-motor”hayatımızdaki yeri tayin edilebilir ve edilmelidir. Ancak, bilinmelidir ki, bütün bu çalışmalar, materyalistlerce bir istismar zemini olarak kullanılamaz.
Mitchel Waldrop adlı bir bilgisayar uzmanı, böyle bir istismar gayretine şahit olmuş olacak ki, şöyle yazıyor: “Sun’i zekanın kazanacağı başarıların reklamını yapanlar, hem aşırılığa kaçmakta, hem de çoğunlukla önemli noktaları gözden kaçırmaktadırlar. Sun’i zeka araştırmacılarının amacı, yalnız aklıllı bilgisayarlar yapmak değildir… Bilgisayar ancak bir alet, fikirlerin denendiği bir laboratuvardır…Sun’i zeka araştırması yapmak, biraz fizik ve matematik problemleri çözmeye benzetilebilir”. (Bkz. İnsan ve Kainat Dergisi, Eylül-1985, sayfa:19)Yani bilgisayarların bütün faaliyetlerini iki kelime ile özetleyebiliriz: “İşlem yapmak”. Evet, insanın öncülüğünde “işlem yapmak”.
Böyle olunca, küçük veya büyük başarının heyecanı ile hemen acele hükümlere varmak, hem de aşırılığa düşerek insanın ruh dünyasını ihmale ve inkara çalışmak, hem gayr-ı ilmi bir tutuştur hem de beyhudedir.
Kaldı ki, şimdiye kadar yapılan araştırmalar göstermiştir ki, robotlara ve makinalara “ruh verilememektedir”. Çünkü makinalar ancak bizim ruhi hayatımızın dışa yansıyan yönlerini taklit edebilirler. Bilfarz, en ideal fotoğraf makinası, objelerin hayellerini mükemmel şekilde edebilir de asla göremez; yine bir teyip bandı sesleri, bütün bütün nüansları işe tesbit edebilir de asla işitemez; yine bir robot, ağlama ve gülme taklidi yapar ise de asla elem ve haz duyamaz. Hele şuura ulaşan bir makina yapmak, insan için mümkün değildir. Çünkü, şuur, ruhi  bit kavramdır, bir iç aydınlığı olarak ruhun organizmaya açılan iç gözüdür, bizi kültür ve medniyete ulaştıran iradenin kaynağınıdır.
Bilgisayar teknolojisi geliştikçe göreceğiz ki, insan maddi ve manevi cephesi ile ancak Yüce Allah’ın inşa ve ibda edebileceği muhteşem bir varlıktır. Müslüman aydinlar, bu konudaki çalışmalara da öncülük etmeli, sahayı, materyalist istismarcılara  bırakmamalıdır.
KAYNAKÇA : Seyid Ahmed Arvasi
EDİTÖR: Hayme ANA 

SAHTE TANRILAR ve ALLAH

SAHTE TANRILAR ve ALLAH


Ferdi şuurlar gibi “içtimai şuur” da dinamiktir. Yenilenme hızları farkında olmakla birlikte, “maşeri şuurda” da kavramların biçim ve muhtevası sabit kalmamaktadır.
Tarih diyor ki, fertler gibi cemiyetler de “Allah’ı aramaktadırlar”. Şu veya bu tesirlerle “içtimai vicdanda” da “tanrı kavramı” yenilenip durmaktadır. Kendi başına kalınca, kendine”sahte mabutlar” yontan cemiyetler, ancak şanlı peygamberlerin yardımı ile ile idraklerini kirleten “antropomorfizm”den “anizm”den ve eşya dünyasına ait “ilizyonlar”dan kurtulabilmektedirler. Böylece beşeriyet, varlığımıza “şahdamarımızdan daha yakın” ve tasavvurlarımıza sonsuzca uzak olan yüce Allah’a doğru hızla akmaktadır.
Beşeri macera, şunu göstermektedir ki, gerek fert olsun, gerek cemiyet olsun, insanoğlu asla Allah’ı inkar edememektedir. İnsanların inkar ettikleri, bizzat “Yaradan” değil, “tanrı” diye vehmettiği tasavvurlarıdır. Yani insanoğlu, “putları” kıra kıra Yüce Allah’a doğru yol almaktadır.
Alman filozof Niestzsche (Niçe) : “Tanrı öldü. Artık, tanrı Dionizos benim.” diye sayıklarken, kimbilir hangi “putu” yıkıyordu. Sevinçle belirtelim ki, insanoğlu, Şanlı Peygamberler dizisinin yüce tebliğlerini kavradıkça, yonttuğu ve vahmettiği “sahte tanrıların enkazlarını” tarihin çöplüklerine boşaltmaya devam edecektir.
Öyle anlaşılıyor ki, insanolu, fıtratı icabı, Allah’ı aramakta ve fakat kendi idrak ve tasavvurunu “sahte tanrıların” ve “bozuk mabutların” tasallutundan kolay kolay kurtaramamaktadır. Onun için, İslam büyükleri, insanoğluna, “Allah’ın varlığını isbat etmek” yerine, vicdanlara ve tasavvurlara musallat edilen “sahte tanrıları” ve “sahta mabutları” temizlemeyi tavsiye etmişlerdir. İslam büyükleri çok iyi biliyorlardı ki, “sahte mabutlara” giden yol kapanmadıkça “Gerçek  Mabud”a giden yol açılmazdı.
İslam da “Kelime-i Tevhid” bu demektir. Bu konuda İmam-ı Rabbanî Hazretleri şöyle buyururlar: “Mübarek “la ilahe illalllah” sözü, insanın içindeki ve dışındaki, bütün sahte mabutları kovduğu için, nefsi temizlemekte, en faydalı ve en tesirli ilaçtır. Tasavvuf  büyükleri, nefsi tezkiye etmek için, hep bu cümleyi seçmişlerdir.”(Mektubat 52. Mektup.) Nitekim yüce ve mukaddes kitabımız Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulur: “Allah ile birlikte başka bir ilah edinme ve ona tapma. O’ndan başka ilah yoktur ve O’nun zatından başka herşey helak olucudur”. (El – Kassas / 88)
Durum fertler için de aynıdır. Kaba bir antropomorfizme ve anizme kapılarak yanlış bir “tanrı tasavvuruna” kapılan çocuk, çok geçmeden, bu inancın yanlış olduğunu görür. “Ergenlik kırizleri” içinde, bu yanlış terakkiyi silkinip atmak ister. Çok defa bunu başarır da… Ancak, bu durumdaki ergen, bazen yanlış bir “tanrı tasavvurundan” kurtulduğunu farketmeksizin, Allah’a olan inancını kaybettiğini sanarak buhrana düşebilir. Bu durumda bulunanlara, İmam-ı Rabbani Hazretlerinin tavsiyesi şudur: ” Allah’ı arayan kimsenin, kendi içinde ve dışında olan bütün bozuk mabutları yok etmesi ve ‘illallah’ derken, mabut olarak fikrine ve vehmine gelen şeylrin hepsini nefyetesi, kovması lazımdır. Gerçek bir mabudun varlığını, yalnız düşünmeli, ondan başka hiçbir şeyi, hatırına getirmemelidir”. (Mekdubat, 126. Mektup).
KAYNAKÇA; Seyid Ahmet Arvasi 
EDİTÖR: Hayme ANA 

Sırat Köprüsü'nden jeeple geçilmez !


Sırat Köprüsü'nden jeeple geçilmez !

"Yoksulluğum övüncümdür!" şeklinde çeviregeldiğim "Fakrî fahrî!" hadîsinin derin anlamına itibarla, eğer hatırlanacak olursa, geçenlerde, bir vesileyle yeni bir karşılık önermiştim:
"İyi ki muhtacım!"

* * *
Fakr (fakirlik) hakikaten "muhtaç olmak" demektir.
Bir düşünün bakalım, içimizde muhtaç (fakir) olmayanımız var mı ?
Yok!
Çünkü insan, başka bir nedenle değil, bizatihi özü gereği fakir ve muhtaçtır.
İnsan 'gayr' olmaksızın ne varolabilirdi, ne de varlığını sürdürebilirdi. Varolmak ve varlığını sürdürebilmek için insan 'gayr'a muhtaçtır. Kendinden başkasına.
İnsanın toplumsallığının temelinde işbu "gayra muhtaç olmak" meselesi yer alır. İnsanın toplumsallığı, onun özünden ayrılmaz.
İnsanın "toplumsal canlı" olarak yapılan tanımı, Arapça'ya "medeniyyun bi't-tab" şeklinde aktarılmıştır. Yani tabiatı gereği medenîdir insan! Medenî, yani şehirli.
Yalnız kalabilir ama tek başına kalamaz. Sürtüne sürtüne yürümek zorundadır bu yüzden. Ancak bu dünyada. Sadece şehirde. Başkalarıyla.
Trajik olan da bu değil midir zaten ?
Her birimiz kendimizle başkalarının arasında sıkışıp kalmış bir hâlde yaşamı tüketiriz.
İstiğna ve istikbar yakışmaz böylesine zavallı olana !
Kimse kendi yatağından taşamaz !

* * *
Peki o hâlde niçin bu kibir? Nedir o tafralar, ne o kurum kurum kurumlanmalar?
Neyiz biz? Kimiz? Ceplerimiz biraz para görürse, başlarımız göğe mi değecek? Hiç mi düşmeyeceğiz, hiç mi ölmeyeceğiz ?
Otobandan ayrıl ey talib, hemen arabanı yolun kenarına çek ve biraz düşün !
Biraz nefes al! Birazcık... Varlık'ın kokusunu hisset !
Sen zengin filan değilsin, basbayağı yoksulsun! Muhtaçsın !
Sen de Mustafa (s.a) gibi, "İyi ki muhtacım" de ki kalbin ısınıversin !
Tüm yoksullar gibi.

* * *
Hakkın insana verebileceği en büyük ceza, her hâlde kendisinden minnettarlık duygusunu alıp onun şükretme yetisini köreltmesidir.
Bugünün dindarının başına gelen de bu! Artık kimse aşağıya bakmıyor, gözler hep yukarılarda. Daha fazlasında. Daha çoğunda.
Kanaatkârlık, artık unuttuğumuz, itibar etmediğimiz bir kavram!
"Eldekiyle yetinmek" demek kabaca. "Eh, buna da şükür!" demek! Çaresizlikten değil, yarışa katılmayı bile isteye reddetmekten...
Yoksulluğu bir kader olarak kabullenen zavallılardan değil, bilâkis yoksulluğu kendi iradeleriyle tercih edenlerden söz ediyoruz.
Bakınız, ustalarımız 'kanaat'i nasıl tarif ediyorlardı:
- "Kanaat, kendisine alışılan, yakınlık kesbedilen şeylerin bulunmaması halinde dahî huzur ve sükûnet içinde olmaktır!"
Kanaat, hakikatte, sahip olmaya değil, olmaya çalışmaktır !
Olmaya, yani adam olmaya... insan olmaya...

* * *
Olmazsan, geçemezsin o köprüden ey talib !
İncelmezsen, güçsüzlüğü umursamazsan...
Boğaz Köprüsü'ne benzemez çünkü Sırat Köprüsü. Kıldan ince, kılıçtan keskindir!
Jeeple geçilmez o köprüden.
Mecbursun ey talib, ağırlıklarını atmalısın! Başkalarının sırtına da binemezsin, eteğine de yapışamazsın. Orada tek başınasın ! Kendin olacaksın, olmak zorundasın !
Sırat Köprüsü'nden geçebilmek için, senin sen olmaktan başka çaren yok !
Çaren yine sensin !
Kendin yürüyeceksin ! Adımlarını tek başına atacaksın !
Köprünün üzerinde kendi gövdenle, kendi ruhunla, kendi ağırlığınla yürümek zorundasın !
Sahip olduklarını tümüyle bu dünyada bırakacaksın, oraya çırılçıplak varacaksın !

* * *
Sırat köprüsünden jeeple geçilmez, adam olana çıplak ayak gerek. Belki yorgun, belki çelimsiz, belki mecalsiz, ve fakat bir ömür boyu hakikat peşinden koşmuş ayaklar...
Eldekiyle kanaat edebilmeyi öğrenmiş, rıza lokmasıyla yetinmiş, insanı insana kulluktan uzak tutmuş ayaklar...
Mahcub bir yüz, güçsüz bir gövde... zayıf ve çelimsiz... yani kıl kadar bir beden... incecik...
Dünyadan perhiz ettiği, gelip geçici zevklerin orucunu tuttuğu için değil sadece, insanın yükünü taşımaktan eridiği için de...
Kalb taşıdığı için....

* * *
Başın ağrıyorsa Sırat Köprüsü'nden geçemezsin ey talib, bilâkis kalbinde ince bir sızı olmalı! Çünkü Köprü'nün üstündeyken bir tek o ince sızıya güvenebilirsin!
Ağrıları boşver de sen bana asıl sızıdan haber ver!

Sızın var mı ey talib ?

KAYNAKÇA ; Dücane CÜNDİOĞLU

EDİTÖR: Hayme ANA 

Okumak, Yazmak ve Yaşamak Üzerine

Okumak, Yazmak ve Yaşamak Üzerine
Okurken bir başka kimse bizim için düşünür: Biz sadece onun zihin sürecini takip etmekle yetiniriz. Nasıl ki yazmayı öğrenirken talebe öğretmen tarafından kalemle çizilmiş çizgileri takip eder: Okurken de tıpkı bunun gibidir; düşünme işinin büyük bölümü zaten bizim için bitirilmiştir.
Bunun içindir ki kendi düşüncelerimizle meşgul olduktan sonra elimize bir kitap almak her zaman bizi bir parça rahatlatır. fakat okurken zihnimiz aslında başka birisinin düşüncelerinin oyun alanından başka bir şey değildir; ve sonunda onlar bizden ayrılır, geriye kalan nedir? Ve dolayısıyla öyle olur ki çok fazla-yani neredeyse bütün gün okuyan ve arada düşünmeksizin, eğlence yahut meşgale ile kendisini eğlendiren kimse, yavaş yavaş kendi kendine düşünme yeteneğini kaybeder. tıpkı at üstünden inmeyen bir adamın sonunda yürümeyi unutması gibi. Birçok eğitimli insanın durumu bundan pek farklı değildir: Okumak onları ahmaklaştırır. Çünkü her boş vakitte okumak ve sürekli olarak sadece okumak zihni mütemadiyen elle çalışmaktan daha fazla felç edici bir etkiye sahiptir. zira bu ikinci durumda uğraş kişiye kendi düşüncelerini takip edebilme imkanı sunar.
Nasıl ki yabancı bir cismin ağırlıgı üzerinden hiç eksik olmayan bir çelik yay sonunda esnekliğini kaybeder; başka bir kimsenin düşünceleri sürekli olarak üzerinde bir baskı yahut tazyik unsuru olarak varlığını koruyan bir zihin de körelir. keskinliğini kaybeder. Sürekli yiyerek bir kimse midesini bozar ve böylelikle bütün bedenine zarar verirse, zihin de düşünce malzemesiyle lüzumundan fazla beslenerek boğulabilir. Çünkü bir kimse ne kadar fazla okursa okuduklarından kalan izler de kaçınılmaz olarak o kadar az olacaktır: Zihin üzerine tekrar tekrar yazı yazılan bir tablete benzer. Derin derin düşünmeye zaman yoktur, ve okunan şeyler ancak derin düşünmeyle hazmedilebilir, nasıl ki aldığımız gıdalar bizi yemekle değil sindirimle beslerse.
Eğer bir kimse daha sonra üzerinde durup düşünmeksizin sürekli okursa okudukları kök salmaz. büyük bölümü itibariyle kaybolur. Gerçekten de bedensel gıdalarımızla zihinsel gıdalarımız arasında durum hemen hemen aynıdır: insanın yediklerinin beşte biri ancak hazmedilir, geri kalan buharlaşmayla terlemeyle ve benzeri şekilde kaybolup gider.
Bütün bunlardan kağıt üzerine dökülen düşüncelerin kumsaldaki ayak izlerinden farklı olmadığı sonucuna varılabilir:
Doğru, adamın yürüdüğü yolu görürsünüz, fakat yolda ne gördüğünü bilmek için onun gözlerine ihtiyaç duyarsınız.
KAYNAKÇA: Arthur Schopenhauer
EDİTÖR: Hayme ANA

Aşk hiç biter mi ?

Aşk hiç biter mi ? 
Her zaman önemli olan akıl değildir! Yeryüzünde her şey akıllıca yapılsaydı hiçbir şey ortaya çıkmazdı. Aşk… Aşk her şeydir… Aşk, bir genç kız için öyle değerlidir ki, dünyada ki tüm elmaslarla bile ölçülemez. Bu aşk uğruna her şeyi feda edecek, hayatını ortaya koyabilecek çok erkek vardır. Peki, senin aşkın ne kadar değerli?
Aklın, mantığın işi yok burada. Ruhunla, bedeninle seviyorsan, ilk gençlik gücünü seviyorsun….
Acı çekeceksin, acıdan eriyip mahvolacaksın! Puşkin, “Otello kıskanç değil, güvenen bir insandı”der. Bir tek söz bile yüce ozanımızın ne denli zeki olduğunu göstermeye yeter. Ülküsü mahvolduğu için Otello’nun ruhu paramparça olmuş, dünya görüşü kararmıştır. Ama Otello saklanmayacak, casusluğa, gözetlemeye kalkışmayacaktır. Güvenen bir insandır çünkü. Tam tersine ihanete uğradığını anlayabilmesi için büyük çabalar gerekti. Dürttüler onu, körüklediler, kışkırttılar. Gerçek kıskanç böyle olmaz. Kıskanç bir insanın hiç sıkılmadan nedenli alçalabileceğini düşünmek pek güçtür. Aslında hepsi kötü ruhlu, aşağılık kimseler değildir bunların. Tam tersine soylu bir yüreği olan; kendini vermeye her an hazır tertemiz bir sevgiyle içi dopdolu bir insanda, öyleyken masaların altına saklanabilir, birtakım aşağılık adamlarla işbirliği yaparak casusluğun, gözcülüğün iğrenç çamuruna dalabilir. Otello, ruhu bir çocuğun ki kadar temiz, yüreği iyi duygularla dolu olmasına karşın, ihanete göz yumamazdı. Gerçek kıskanç öylemidir ya! Herhangi bir kıskanç insanın neleri bağışlayabileceğini düşünmek bile zordur! Kıskançlar her şeyi hemencecik bağışlarlar. Kadınlar da bilir bunu. Kıskanç bir anda(kuşkusuz önce kıyameti kopardıktan sonra)bağışlar… Söz gelişi kuşku edilemeyecek bir ihaneti, sevgilisinin başka bir erkekle kucaklaştığını, öpüştüğünü görüpte bunun son kez olduğuna, rakibinin bir daha hiç ortaya çıkmayacağına, dünyanın öte ucuna gideceğine, yâda kendisinin sevgilisini alıp bu korkunç adamın gelemeyeceği bir yere götüreceğine inanabilse, bir anda unutuverir her şeyi… Bu unutuvermesi, huzura kavuşması kısa bir süre içindir kuşkusuz. Çünkü rakibi gerçektende yok olsa, yarın başka bir rakip yaratacaktır kendine, onu kıskanmaya başlayacaktır. Oysa böylesine kollanması, gözetlenmesi gereken bir aşk neye yarar? Gerçek kıskanç işte bunu hiçbir zaman anlayamaz. Aralarında gerçektende soylu yüreği olan insanlar bulunmasına karşın hiçbiri göremez bu gerçeği, şurası da pek ilginçtir: soylu yüreği olan bu baylar gözetlemek ya da dinlemek için saklandıkları bir aralıkta beklerken bile düştükleri bu durumlarının nedenli yüz kızartıcı, aşağılık bir şey olduğunu “soylu yüreklerinin etkisiyle”açık seçik anlarlar ama hiç değilse orada beklerken, az da olsa sızlamaz içleri. .
Yüreğinin izlerine kendini bırakmayan, ateşi değil ılığı sevebilen, inanç dolu olsa bile gönlünü düşünerek kaptıran, yaşına göre mantıklı bir sevgiyle bağlanan başka bir genç ne yalan söyleyeyim-benim delikanlının başına gelenlerden kendini kurtarabilirdi.-ama doğrusunu söylemek gerekirse, bazı durumlarda kişinin mantıksız olsa bile yüce bir sevgiden doğan bir tutkuya kendini bırakması, bırakmamasından daha saygıdeğer bir davranıştır.
KAYNAKÇA : Dostoyevski
EDİTÖR: Hayme ANA 

Maddi Kazanç Manevi Kayıp

Maddi Kazanç Manevi Kayıp 
İnsanları kırarak, kullanarak ilerleyen bir kimse, nereye gelmiş olursa olsun, başarılı ve kazançlı sayılabilir mi ?
Fikrim odur ki, birlikte başaramamak, başarmaktan daha kıymetlidir. Böylece, dostluğunuz, kardeşliğiniz pekişir.
Ayrıca, sadece kazanmak değil, kaybetmek de imtihandır. Her iki durumda da kendimiz kalabiliyor muyuz ? Meselenin özü budur.

Aslına bakarsanız, dünyaya ait başarılar pek ilgimi çekmiyor. İlla bir şey söyleyeceksek, şunu diyelim: En önemlisi, her iki cihanda da başarılı olabilmektir.
Yine, başarma kastı olmaksızın başarmak da çok kıymetlidir. Yunus Emre’nin de, Neşet Ertaş’ın da yaptığı budur.

Evet, maddi kazançların manevi kayıplara dönüştüğü günlerden geçiyoruz. ‘Mutluyum, çünkü galip gelmedim’ diyebilecek insanlar azalıyor. Yenilmesine rağmen turu geçen takımları hatırlayın. Ve onların sevinçlerini.
Bana göre, istikrarlı bir şekilde başarısızlığa uğramak da bir başarıdır. Dünyanın acemisi olmak, ne güzel bir durumdur. Sezai Karakoç, ‘yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır’ diye yazmıştır. Kendi adıma, o zaferin, bu dünyayla ilgili olduğunu düşünmüyorum.

Denilir ki, ‘başarının sayısız babası vardır, yenilgi ise yetimdir.’ Biz de diyelim ki, yetimlere sahip çıkmak gerekir.
Yazmıştık, yine yazalım: İşimiz yürüsün de nasıl yürürse yürüsün anlayışı; adaletsizliği, merhametsizliği ve vefasızlığı beraberinde getiriyor. Kısaca, ahlaki yozlaşma.
Birçok gönül dostu, iman ve vefa kelimelerini aynı cümle içinde kullanır. Bunun ne anlama geldiğini biraz düşünelim. Benim ipuçlarım, hudayinabit ve alaza kelimeleri.
İhsan Fazlıoğlu’na göre, ahlak, her şeyden önce gelir. Bir söz daha: ‘Adaletin olmadığı yerde ahlak da yoktur.’
Başarılı olmak yahut kazançlı çıkmak için her yolu mübah görenler, kesin bir ifadeyle, yoldan çıkmış kimselerdir.
Bu meşakkatli dünya yolculuğu sırasında, elbette, her insan yalnış yapar. Nihayetinde, ne kadar erken uyanırsak, o kadar düzgün ve itibarlı bir hayat süreriz. (Düzeltme; yalnış değil, yanlış.)

Emek vermeden ve gönül almadan gelinen yerler, büyük düşüşlere, derin hüsranlara neden olur. Malum, kolay bulan, çabuk kaybeder.
Atasözlerimiz belli: Emek olmadan yemek, iş olmadan aş olmaz. Oluyorsa eğer, şu soruyu sormak hakkımızdır: Sizdeki fazla, kimden, kimlerden eksilendi ? Zaten o meşhur uçurum da bu yüzden açılmıyor mu ?
Başarıyı anlatma konusunda başarısız olduğumun farkındayım.
Asıl sorumuzu ise henüz sormadık, soralım: Başarı deyince ne anlıyoruz ? Bu sorunun cevabı, kim olduğumuzu da ortaya koyuyor.
Örneğin, beni, yükselmek değil, yürümek, yürüyebilmek ilgilendiriyor.
Kimseye muhtaç olmadan yaşamayı büyük bir başarı kabul ediyorum.
Tecrübe için birçok tanım yapılır. Onlardan biri de şudur: ‘Yitirilen masumiyet.’ Masumiyetimizi koruyarak tecrübe sahibi olmak da önemli bir başarıdır.
İnancım şudur: Başarı merdivenlerini hızla çıkmak isteyen hırslı bir insan, hiçbir yere ve ulvi olana ait değildir.
Yazımızın başında da belirttiğimiz gibi, o, insanları ve değerleri kullanarak ilerler. Sonuçta, dünyada kazançlı çıkabilir, fakat dünyadan kazançlı çıkamaz.
Özellikle bu tür kimseler, La Fontaine’in sadece karga ile tilki meselini değil, şu sözünü de iyi bilirler: ‘Namuslu bir insanı aldatmak kadar kolay bir şey yoktur.’
KAYNAKÇA : İbrahim TENEKECİ 
EDİTÖR : Hayme ANA 

Kötü, iyiyi tanır ama iyi kötüyü tanımaz.

 Kötü, iyiyi tanır ama iyi kötüyü tanımaz.
– Önceden yukarılardaydım, şimdi en dipteyim; beni kuşatan tepelere başımı kaldırıp baktığımda boynum kopacak gibi oluyor.
– Eski bir latife: Dünyaya bırakmamacasına yapışır, sonra dünyanın yakamıza yapıştığından yakınırız.
– Kötü, aldatmacalar kullanır. Birdenbire ardına dönüp, “Beni yanlış anladın.” der. Kim bilir, belki gerçekten yanlış anlaşılmıştır. Kötü senin dudakların olabilir, dişlerince çiğnenmeye razı olabilir, önceki dudaklarının dişetlerinin üzerine hiç oturmadığı yumuşaklıktaki yeni dudaklarınla iyilik şarkıları söyler, sonunda şaşar kalırsın bu işe.
– Üç farklı şey:
Kendine yabancı bir nesne gibi bakmak, baktığın şeyin görüntüsünü unutmak, bakışın kendisini hatırlamak.

– Dünyanın pisliğiyle sıvanmış gözlerimizle bakınca, bir tünelde kaza geçirmiş tren yolcularına benziyoruz: Kazaya uğradığımız noktadan tünelin ucundaki ışık seçilemiyor, o ışık öylesine küçük ki, seçebilmek için bir an ara vermeden bakmanın sürdürülmesi gerek, üstelik tünelin ucunun varlığı da kesin değil.
– Şeytani Olan, iyinin suretine bürünür bazen, hatta bütünüyle onun vücuduna yerleştirir kendisini. Eğer bu gerçek bana gizli kalırsa, hiç kuşkusuz yenik düşerim, çünkü böyle bir iyi, gerçek iyiden daha ayartıcıdır.
Ama ya kendini benden gizleyemezse?
Ya sürek avındaki şeytan güruhu beni dosdoğru iyinin içine sürerse?
Ya iğrenç bir nesne olan ben, her tarafıma batan bütün iğne uçları tarafından yuvarlana yuvarlana, her yanım iğnelenerek, iyinin içine zorla tıkılırsam?
Ya iyinin göze görünür pençeleri üzerime saldırırsa?
O zaman bir adım geriler, bütün o süre boyunca arkamda benim karar vermemi beklemiş olan kötüden içeri usulcacık ve üzgün giriveririm.

– Temiz vicdan kötünün kendisidir, öylesine kesin bir zafer kazanmıştır ki, artık kılını bile kıpırdatmaya gerek duymaz.
Ayrıcalıklı kişilerin ezilmişler karşısında kendilerini bağışlatmak için omuzlarında hissettikleri kaygılar, aslında ayrıcalıklı kişilerin ayrıcalıklı kanunlarını koruyabilme kaygılarıdır.

– Bir zamanlar bir alçaklar topluluğu vardı; daha doğrusu alçak değillerdi de, sıradan insanlardı. Birbirlerine her zaman destek olurlardı. Örneğin, içlerinden biri bir yabancıyı, topluluk dışından birini, alçaklık yaparak mutsuz mu kıldı, -daha doğrusu yine, alçakça bir şey yoktu ortada, yalnızca alışıldık, normal bir davranıştı bu- ve sonra bunu bütün topluluğa itiraf mı etti, hemen durumu inceleyip yargılarlar, cezaya çarptırıp ya da bağışlarlardı vs. Bunda kötü bir şey yoktu, topluluğun ve bireyin çıkan bir bütün olarak sıkı sıkıya gözetilir, itiraf eden kimseye kendisinin belirleyeceği bir iltifatta bulunulurdu:
“Ne? Bunun için mi üzülüyorsun? Ama yaptığın doğal bir şeydi, nasıl davranman gerekiyorsa öyle davrandın. Bunun dışında bir davranış anlaşılmaz olurdu. Sinirlerin bozuldu, o kadar. Kendini topla ve mantıklı ol, tamam mı?” Yani böylece birbirlerine destek olurlardı, hatta öldükten sonra bile topluluğu terk etmez, bir halka oluşturup dans ederek göğe yükselirlerdi. Onları birlikte uçarken görmek, saf çocuksu bir masumiyetin görüntüsünü görmek gibi bir şeydi. Ne var ki, her şey, cennetin kapısına gelindiğinde kendi öğelerine ayrıldığından, gerçek kaya parçaları gibi parçalanırlardı.

– Ümitsiz adam küçük bir sandalda Ümit Burnu’nu dolaşmaya çalışıyordu. Sabahın erken saatleriydi, sert bir rüzgar esiyordu. Ümitsiz adam küçük yelkeni açıp huzurla arkasına yaslandı. Çok derin sayılamayacak bu tehlikeli sularda kayalıkları canlı bir varlığın çevikliğiyle yalayıp geçen bu küçük sandalda neden korkacaktı ki?
– İnsanların eylemlerinin insanlar tarafından yargılanması hem gerçek, hem de boştur, yani, ilkin gerçek, sonra boştur. Sağdaki kapıdan birinin arkadaşları aile meclisinin toplandığı odaya giriyorlar, son konuşmacının son sözünü işitiyor, bu sözü alıp, soldaki kapıdan geçirerek dünyaya boşaltıyorlar ve kendi yargılarını ilan ediyorlar. İşitilen sözün yargılanması gerçektir, ama yargının kendisi boş. Eğer nihai gerçeği yargılamak istemiş olsalardı, sonsuza dek odada oturmaları, aile meclisinin bir parçası olmaları gerekirdi ve bu da onların yargılama gücünü yitirmelerine yol açardı.
– Düşler sel gibi üzerimden geçip gidiyor, yatakta bezgin ve umutsuz yatıyorum.
– Çocuğa, “Ağzını sil, pastanı ondan sonra yiyeceksin,” desem, bu ağzını silerek pastayı yemeye hak kazanacağı anlamına gelmez, çünkü ağız silmekle pastanın değeri kıyaslanamaz bile, yine de ağız silmeyi pasta yemenin önkoşulu yapar, çünkü böyle bir koşulun saçmalığının yanı sıra çocuk zaten ne olursa olsun pastayı yiyecektir, çünkü pasta, çocuğun öğle yemeğinin gerekli bir parçasıdır, bu bakımdan yapılan uyan bir durumdan başka bir duruma geçişin daha da zorlaştırıcı değil, ama kolaylaştırıcı yanıdır; ağız silme, pasta yemek gibi büyük bir çıkarın öncesinde yer alan pek küçük bir çıkardır.
– İradenin özgürlüğü şudur: Çölü istediğinde özgürdür, çölü geçmek için izleyeceği yolu, kendi yürüyüş biçimini kendi seçebileceği için özgürdür ama aynı zamanda çölden geçmek zorunda olduğu için özgür değildir, seçilecek her yol labirentsi bir biçimde çölün her bir parçasına uğramadan geçmeyeceği için özür değildir.
– Ölümün en büyük zulmü: Anlaşılması kolay bir son, gerçek bir acıya neden olur.
KAYNAKÇA : Franz KAFKA
EDİTÖR: Hayme ANA